Avrasyacılar ve Atlantikciler

Soğuk savaşın son bulması ile bozulan “dünya güvenlik dengesinde” taşlar henüz yerine oturmadı.

Bilindiği gibi Türkiye daha çok güvenlik odaklı bir tercihle soğuk savaş döneminde “Batı“ ile iş birliği içinde oldu. Devlet yönetimindeki tüm kurum ve kuruluşlar Batı ile uyum içinde onun izinde, bazen de gönüllü gönülsüz onun izniyle yürüdü.

SSCB’nin dağılması ile ABD-İngiltere merkezli Batı bloğu, stratejik bir üstünlük kazanarak ismini kendilerinin koyduğu “yeni dünya düzeni“ adıyla dünya siyaset gündeminde yeni bir sayfa açtı.

Geçen 25 yılda, teknolojiye, sermaye ve askeri güce dayanan üstünlüğü ile ABD tek oyun kurucu olarak yeni dünya düzeninin patronluğunda hep yalnızdı.

Fakat ABD’nin her zaman olduğu gibi pragmatik ve güce dayalı neticeye ulaşma taktikleri, hedef aldığı Doğu’nun insan unsuru ve jeostratejik konumundan kaynaklanan doğal güçleri karşısında patinaj yapmaya başladı.

Rusya merkezli İran ittifaklı “Şangay beşlisi” artık sahada ben de varım diyordu.

Türkiye'nin “yeni dünya düzeni“ oluşumunda, “operasyonun merkez ülkesi” olduğunu artık Mısır’daki Sisi bile biliyor.

Bu yüzden bu patinajın olduğu toprak parçasının da Anadolu olduğunu iç ve dış siyasi güç odakları çok iyi bilmesine rağmen Türkiye'nin günlük siyasi gündeminde ekranları dolduran zevat her ne hikmetse kumda oynamaya devam ediyor.

Türkiye'de soğuk savaş döneminde Batı yanlısı duruş veren ve bütünlüğünü koruyan “vasat akıllı derin devlet”in kurumsal kimlikleri yeni dönemde bütünlüğünü kaybederek iki farklı yönde tez ve iddiaların kavgasına sahne olmaya başladı.



Atlantikçiler ve Avrasyacılar.


AKP iktidarı ile -ki zemini DSP, MHP ve ANAP’ın 57 . Hükümet döneminde oluşturuldu- 2011 yılına kadar Batı ile iş birliğinde hiçbir sorun yoktu. Hatta artık biliniyor ki AKP iktidarı büyük bir güvene dayalı olarak Batı tarafından sonsuz desteğe sahip şekilde iktidara geldi.

Fakat 2011 seçimlerinden sonra rüzgar ters esmeye başladı.

Erdoğan'ın iktidar olurken verdiği söz ve taahhütlerin sürüncemede kalması ve gerçekleşmesinin gecikmesi ABD ve müttefiklerini sinirlendirmeye başladı.

O gün için başbakan olan Erdoğan, kendisini iktidara taşıyan merkez sağ seçmen gözünde ABD ve müttefiklerinin beklediği Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında yapması gerekenleri yaptığı takdirde rezil bir sonla siyasete veda edeceğini çok iyi biliyordu.

Üstü örtülü tehdit ve şantajlar hareket alanını kısıtlıyordu.

ABD ve müttefiklerince başta TSK olmak üzere, devletin güvenlikten sorumlu kurum ve kuruluşlarında ABD’ye karşı olan ve Avrasya ( Rusya–iran) ekseninde stratejik değişiklik isteyen kadrolar Batı’nın desteği ile tasfiye edilmiş ve cezaevleri, ordunun komuta kademesi ile bir numarası dahil doldurulmuştu.

Ama AKP iktidarı hâlâ ABD’nin talebi olan Büyük Orta Doğu Projesi’nin gündemini bir türlü gerçek gündemine almıyordu.

Avrasyacılar olayları sabırla izlediler ve AKP iktidarına ve de dolayısıyla Erdoğan'a ABD ve Batı’nın kumpasından kurtulma şansını verecekleri günün gelmesini beklediler.

Bu noktada yanlış yorum ve anlamalara fırsat vermemek için kısa bir açıklamayı yapmak zarureti var.

Türkiye Cumhuriyet'inin devlet bürokrasisinin, Atatürk'ten sonra aniden patlayan 2. Dünya Savaşı ve sonrasında soğuk savaş bitene kadar tek bir temel stratejik hedefi olmuştur: Mevcut devleti bir ve bütün olarak üniter yapısı ile birlikte korumak.

Soğuk savaş döneminde işler kolaydı ve fazla bir akla ve zekâya ihtiyaç yoktu. NATO şemsiyesi altında güvenlik sorunu halledilebiliyor sonrasında iç siyaset ve ekonomi Batı ittifakı içinde çözülüyordu. Devletin güvenliğinden sorumlu bürokrasisinin işi kolaydı ve bu stratejinin doğruluğu üzerinde bir ittifak mevcut olup hiçbir çatlak da yoktu.

İşler SSCB’nin dağılması ile çatallaştı.

ABD’nin 12 Eylül darbesi ve sonrasında Orta Doğu üzerine projeleri ve de Kürt devleti planları hem TSK’yi hem de devletin güvenlik bürokrasisini kızdırıyor yeni arayışlara yönelmesine sebep oluyordu. Rusya ve İran için fırsat bu güvensizlik ve kızgınlık ortamında filizlendi.

Artık Türkiye'nin güvenlik stratejisi tek merkezli ve tek taraflı değildi.

Batı bloğunda Türkiye'nin çıkarlarının korunacağına inanan samimi devlet bürokrasisinin yanında artık yine samimi olarak devletin güvenliğinin Rusya merkezli Avrasya bloğunda olduğuna inanan ciddi bir yapı da iyiden iyiye güçlenmişti.

Tabii bu çatışmada taraflara destek ve güç verenlerin arasında ABD ve Rusya'nın muhiplerinin ve de muhbirlerinin varlığı ihmal edilemez. Fakat bu konu bugünkü yazımızın konusu dışındadır.

İşte bu, devletin güvenlik bürokrasisindeki bölünmede, 17-25 Aralık’ta cemaat görüntülü, Erdoğan öncelikli, AKP hedefli şantaj ve tasfiye sürecinin başlaması Avrasyacı tarafın eline altın fırsatı verdi.

İngiliz mirası ABD taktiği, yönetimde desteklediğin iktidarın müsait olanlarını paranın gücüyle tanıştır, her yol mübahı öğret, delilleri topla, sözünü dinlememeye başladığında önce üstü örtülü şantajla şansını bir kez daha dene olmazsa ipini çek.

Ama bu sefer işler planlandığı gibi gitmedi.

Sonuçta “hırsızlıkla” suçlanan iktidar Avrasyacıların desteğinde “casuslara“ savaş açarak Atlantik’le restleşti.

Günlük siyasette hiçbir şey göründüğü gibi sadece hükümet ve muhalefet arasında bir iktidar kavgasından ibaret değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan’dan sonra ikinci defa güvenliğini nasıl sağlayacağı ve geleceğini nasıl emniyet altına alacağı gerçeğinin karanlık gündemi ile ortalık toz duman.

Ya bizim gündemimiz.Türk milliyetçilerinin gündemi. Sadece AKP ve Tayyip düşmanlığına ve Kürt düşmanlığına evrilen Kürtçülük karşıtlığından ibaret sığ muhalefet ve de parti içi muhalefete düzen verme gayretleri ile tasfiyeler...

Ülkücü hareketin 68 ve 78 kuşağının fedakâr, cefakar, çilekeş ve bir o kadar da kahraman ve cesur, fikri potansiyeli yüksek neslini diri diri gömdüler.

Kim anlatacak ABD ve Batı’ya ders vermenin onları yanlıştan döndürmenin yolunun Rusya-İran ittifakından geçmediğini, geçemeyeceğini yeni nesillere?

ABD ve Batı’ya olan milli ve dini odaklı nefretin, tarih boyu Türk milletinin stratejik ve jeopolitik rakibi ve de düşmanı olan Rusya-İran ittifakına yol açmasının büyük bir istismar olduğunu kim anlatacak yeni nesillere?

Tarih boyu Rusya ve İran'ın bu coğrafyalarda büyüyüp güçlenmesinin her zaman ve sürekli Türk devletlerinin ve Türk coğrafyalarının küçülmesine ve zayıflamasına sebep olduğunu kim öğretecek yeni nesillere?

Türk dünyasına ve Türklüğe mesafeli, iç siyasette de Türke tavırlı bir iktidarın Rusya–İran hattındaki ittifakının kendini kurtarma ve rahatlatma macerasından başka bir şey olmadığını ve milli menfaatlerimizin geleceği ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını kim anlatacak halkımıza?

ABD ve Batı’nın tehdit ve düşmanlıklarından korunmanın yolunun Türk dünyasının gelecekte kabusu olacak olan bir başka paktın kucağına oturmakla olamayacağını kim anlatacak?

Kırım için bugün susalım, yarın Türkistan için,Turan için konuşmayalım... Ne için ?

“Vasat akıllı devletin” Avrasyacı ekibinin dış siyasetteki, tarihi derinlikten uzak stratejik ray değişikliğine fırsat veren 17-25 Aralık yaralısı AKP’nin karşısında, Atlantikçi olmadan durmanın milli referanslarını Türk milletine kim anlatacak?

Dün Pensilvanya’ya hakaretler yağdırırken bugün AKP ile kavgaya tutuştu diye cemaat şirketlerinin Meclis kürsüsünden avukatlığını vekillerine yaptıran MHP yönetimi mi ?

Yoksa daha 18’li yaşlarda, kırk yıl önce “Ne Amerika ne Rusya ne Çin her şey Türklük için “ diyen ülkücüler mi?


Hakkı Şafak SES



YORUM EKLE