Aklıselim doğruyu dayatılanın zıttıyla bulur

Zıtlıklar, düşünme, sorgulama yeteneğine sahip, hakkı, adaleti, doğruyu arayan, ön yargıların esiri olmamış aklıselimin pusulasıdır.

İnsan hayatı, her boyutuyla hayatı renklendiren, yaşanır kılan, iç, içe geçmiş zıtlardan müteşekkildir. İnsan, bu zıtlıklar sayesinde emrine verilen kâinatı, mükevvenatı, tanır hayatı ve kendini kavrar. Bu zıtlıkları kavramlaştırarak, kavramlara manalar yükleyerek hayatını anlamlandırır.

 

Allah, Kuran’da “Her şeyden çift, çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.” buyurmakta. (51/ZÂRİYÂT SURESİ/ 49) Bu buyruktan da anlaşıldığı üzere insan hayatı zıtlıklarla kaimdir.  

İnsan, zıtlar sayesinde varlığın mahiyetini kavrar, olguların, olayların sonucu olduğuna hükmeder, bilgiye ulaşır,  değerler dizisi oluşturur. Zıddı olmayanın var olamayacağını bilir.

Kâinatta ve insanın hayat döngüsünde zıtların birlikteliği söz konusudur. Zıtlar birbirini besler, birbirine güç verir, birbirinin hamilidir (taşıyıcı doğurgan).

Işık olmasa, karanlığı, gece olmasa gündüzü, soğuk olmasa sıcağı, hastalık olmasa sağlığı, ölüm olmasa yaşamı,  haram olmasa helali, çirkin olmasa güzeli, nefret olmasa sevgiyi, iyilik olmasa kötülüğü, siyah olmasa beyazı, acı olmasa tatlıyı,  anlamak nasıl mümkün olurdu?  Var olan her şeyi karşıtı ile tanınır, zıddıyla değerini bulur.

 

Zıtlar, birbirinin karşıtı olduğu kadar, birbirine bağımlı, birbirini çeken, birbiri ile bitişik olmasıyla hayata bütünlük kazandıran bir döngü oluştururlar. Bu döngüde zıtlar birbirini çeker, aynı olanlar birbirini iter. Manyetik kutuplardan artı kutbun eksi kutbu çekmesi, artı kutbun, artı kutbu itmesi, zıt olanların birbirini çektiğini, aynı kutupların birbirini ittiğini anlatan hepimizin bildiği açık bir örnektir. Sosyal, siyasal alanda da bu kural geçerlidir.

Gece, gündüzü takip eder, sıcak, soğukla bitişiktir. Kötülük iyiliği doğurur. Zalim olmasa mazlum olmaz, açlık olmasa tokluğun kıymeti bilinmezdi. Aynı düşünceyi temsil eden organizasyonlardan birisini toplum mutlaka tasfiye eder.

 

İnsana verilen akıl, idrak, şuur, bu zıtlıkları anlamasının, kavramasının aracıdır.  Aklımız, idrakimiz ölçüsünde, bilgimizin kapasitesi nispetinde gelişen yorum kabiliyetimizle bu zıtlıkların farkındayızdır. Birini diğerine nispet ederek pozitifle, negatifi tefrik eder olmamız gereken yeri, göstermemiz gereken tavrı, duruşu belirler, hakkımızı ve Hakk’ın rızasını ararız.

 

Nitekim Veysel Karani’nin dediği gibi; “Hakkın rızası zıtlıklardadır.” Dolaysıyla hayat dediğimiz zıtlar örgüsü; zıddı, eşi, benzeri olmayan Hakkın rızasını kazanmanın aracı olduğunu anlatır bize.

 

 

Sistemlerin, rejimlerin de zıddı vardır. İnsanın gelişmesine bağlı olarak sosyal, siyasal, ekonomik, bütün sistemler de zıt düşüncelerin kıyaslanmasının sonucu ortaya çıkmıştır. Sistemler, rejimler, kendi zıddını doğurur. İhtiyaca göre yeni sistemlerin doğması her zaman mümkündür. 

Yeni sistem ihtiyacında sosyal, siyasal meselelere çözüm olacak gerçekliğe sahip olup olmadığını anlamak,  doğruyu bulmak; meselenin, olayın, kavramın ve zıddının doğru tahlili ile mümkündür.

 

Sosyal, siyasal, kültürel alanda ki zıtlıklar, başkalaşma, başkalaştırma, ötekileşme, ötekileştirme olarak karşımıza çıkar. Sosyal, siyasal, kültürel ekonomik zıtlıkların tabiatında gerilim hâkimdir; ötekileşme ve ötekileştirici yaklaşımlar; toplumun yapısını, değerlerini, tahrip edici tehlikeleri barındırmasıyla, çok yönlü ve karmaşık sonuçlara gebedir.  

Toplumsal gerilimlerin iyi analiz edilip, doğru yönlendirilmesi halinde ferdi, toplumu yükseltme istidadı olduğu gibi, yanlış analizlere bağlı olarak büyük acılar yaşanmasının sebebi olur.   

 

Toplumu yönetenlerin sebep, sonuç ilişkisini doğru tahlil edemediği durumlarda, toplumda derin yarılmaları meydana getirmekle kalmaz, toplum kötü kadere mahkûm edilmiş olur. Toplum ve yönetici, meselelerin teşhis ve tahlilinde isabet kaydettiği oranda toplumsal bütünleşme, güçlenme, gelişme sağlanır. Toplumlar, ferdin kendisinden başlayan, virütik yayılma kabiliyetiyle topluma sirayet eden, dış etkenlerin istismarına açık, ötekileştirme olgusundan uzaklaştırıldığı oranda inkişaf eder.

 

 

Toplumu ve toplumsal olayları yönetenlerin teşhis ve tahlillerdeki isabet nispeti, toplumun tarihsel sürecine vukufiyeti, milli, manevi, inanç değerlerine samimi bağlılığı, sadakati ile doğru orantılıdır. Cahil yöneticinin olduğu yerde düşmana ihtiyaç hâsıl olmaz. Yönetenlerin, yönlendirenlerin, kurumların, niteliği, niceliği, mevkii,  soyu, kökü, ne olursa olsun, kendini aidiyet duygusu ile toplumun bir parçası görmek mecburiyeti vardır. Aksi durumda olan yönetici sadece böler.

 

1940 lı yıllardan itibaren son yetmiş-seksen yılda ülkemizde cereyan eden sosyal, siyasal, kültürel, ideolojik olayları hafızamızda canlandırdığımızda olayların temelinde ötekileşme, ötekileştirmelerle  yaratılan  zıtların  doğurduğu gerilimleri, düşmanlığa dönüştüren tahlil hatalarının ve yanlış tedbirlerin yattığı görülür. Şüphesiz bunun sorumluluğu önce aydınların ve siyasilerindir.

 

Son on beş-yirmi senedir bu ötekileşmenin çeşitlendirilip, detaya indirilmesinde en büyük payın Sayın Erdoğan’ın şahsına ait olduğunu bugün biz söylemezsek te yârin tarih yazacaktır. AKP iktidarı ötekileşmenin, ötekileştirmenin meyvesi olduğu gibi, çeşidini ve gerilim dozajını artırarak devam ettireni durumundadır.

Sıradan meselede dahi ‘ben ve onlar’ yaklaşımlarıyla toplumda derin yarılmaların oluştuğu,  devlet mekanizmasının işlemez noktaya getirildiği olağanüstü bir dönem yaşıyoruz.

 

AKP iktidarı, yarattığı olağanüstü durum yetmiyor gibi, Bay bilgenin yardakçılığında rejim değişikliğine gebe, sistem değişikliği sevdasına düştü. “Yönetim sistemi değişikliği” maskesi altında yapılmak istenen; 2007 yılında başlayan, korku şokları ile perdelenen rejim değişikliği çalışmalarının finalidir.

Soğuk savaş döneminde beyin yıkama aracı olan propaganda, globalimizle birlikte basın, yayın, sosyal medya araçlarıyla pompalanan dezenformasyonla bilinç kapatma aracına dönüştü. Sistematik propagandayla korku ve ütopya arasına sıkıştırılmış, bilinci kapanmış beyinler, cumhuriyet döneminin en kirli, en basiretsiz iktidarının “BEKA” sorunu yarattığını en tepeden, en aşağıya kadar itiraf ettiğini, toplumu böldüğünü, görecek durumda değil.

Toplumun, propaganda ile bilinci kapatılmış kısmı AKP iktidarının dostlukları, düşmanlıkları, konjonktürel hale getiren bir anlayışla, coğrafyanın sağladığı stratejik imkanları bile yok etmesini, yerli, yersiz, önüne gelene kuru gürültü meydan okumalarla ülkenin yalnızlaştırmasını, ekonomik kıskaca alınmasını ayakta alkışlıyor. İşte beka sorunu budur, sorumlusu da AKP iktidarıdır.

 

 

Bilinci açık bir toplumun anayasanın en önemli 18 maddesi değiştirilerek bütün yetkilerin tek adamda toplandığını bizzat Cumhurbaşkanı, Başbakanı ifade etseydi, o toplum muhtemelen şu soruları sorarak; yukarıda bahsettiğimiz ‘her şey zıddı ile kaimdir’ kuralına uygun bir tahlil yapar, Hakkın rızası, halkın huzuru için gereken kararını verirdi;

 

-  Anayasa maddelerinin değiştirilmesi, rejim değişikliğine gebe değilse tarafsızlığı üzerine yemin etmiş Erdoğan dâhil, hükümet yetkilileri ve bürokratlar, içi boş cümlelerle toplumda gerilim yaratmak, toplumun bir bölümünü terör örgütleriyle özdeş hale getirerek bölmek yerine; hangi maddenin neden değiştirildiğini anlatmaktan özenle kaçınmalarının sebebi nedir?

 

- Beka sorunu denen şeyden kastedilen nedir, sorumlusu kimdir?

 

- Problemi yaratan doksan senedir beka sorununu yaratmayan çoğulcu parlamenter sistem mi, çoğulculuğu partilerden kovup, sistemi işlemez hale getiren haris, kifayetsiz muhterisler mi?

 

-  Bay Bilgenin hukuk tanımayana meşru zemin yaratmak için yapıldığını itiraf ettiği değişiklik beka sorununu nasıl çözecek?

 

- 15 senedir ülkeyi krizden krize sürükleyen, devletin kurumlarına hasım gözle bakan, kurumları terör örgütüne teslim edip devlette düzen bırakmayan, terör örgütlerini meşrulaştırıp beka sorunu yaratanların güvenilirliği, bu değişikliklerle yeni kriz yaratılmayacağının teminatı var mı?  

 

-  Bugün bile her konuşmalarında en az on kere istikrarın varlığından dem vururken ülkenin istikrar sopasıyla tehdit etmelerinin arkasında ne var?

 

Doğru karar vermek için çok geçmişe gitmeye gerek yok, son altı ayda ülkenin karşılaştığı iç ve dış olayları gözden geçirmek yeter. EVET diyerek verilecek yanlış karar, hoş geldin Türk Saddam’ı, hoş geldin Türk Kaddafi’si dememize yeter.

Doğruyu arayanlar için ilk cümlemiz son cümlemizdir aslında; Zıtlıklar, düşünme, sorgulama yeteneğine sahip, hakkı, adaleti, doğruyu arayan, ön yargıların esiri olmamış aklıselimin pusulasıdır.

YORUM EKLE