Ahlak ve Siyaset

Söyledikleri sözün, yaptıkları iş ve eylemin doğruluğu, geçerliliği sürekli tartışılan siyaset kurumunun ve siyasilerin bu durumu ülkenin içinde bulunduğu açmazların temel sebebi olduğu gibi, ülkenin geleceği açısından da endişe verici. Ülkeyi yöneten iktidar ve yönetmeye talip muhalefetiyle siyaset kurumlarının ve siyasilerin toplumun en az güvendiği kurumlar, şahsiyetler olması hepimizin ortak meselesidir. Başta siyasiler olmak üzere herkes bu konuyu düşünmeli ve sebepleri, çözümü için kafa yormalıyız.   
Güven kavramının ahlak temeline dayalı bir kavram olduğunun tespitini yaparak, meselenin temelinin öncelikle ahlaki olduğunu söylemek zorundayız. Ahlak üzerine tanzim edilmeyen siyasetin ve ahlak problemi yaşayan siyasetçinin hastalıklarının tolumun etkilenmesi tabiidir. O halde toplumda görülen ahlak bunalımının virütik bir şekilde yaygınlaşmasının, kökleşmesinin birinci derecede sorumlusunun toplumun önünde bulunan siyasilerin ve yöneticilerin olduğunu da tespitlerimizin arasına eklemek durumundayız. Bu gerçeğe gözümüzü kapatarak, siyasilerin ektiği ahlak probleminin toplumun geleceğini tehdit ettiğini görmezlikten gelemeyiz. Bu gerçekle önce ülkenin problemlerine çözüm üreteme yeteneğini kaybetmiş siyasiler ve siyaset kurumu yüzleşmelidir.
Bu yüzleşme aynı zamanda ülke şartlarına, milletin misyonuna ters, kurumları dışlayan, şahıslara endeksli hale galen yanlış politikalardan kurtulmamısın, coğrafyanın dayattığı, izlemek zorunda olduğumuz iç ve dış gerçek siyasetin ortaya çıkmasının da yolunu açacaktır.
 
Siyaset ve ahlak kavramları birbiri ile iç içe geçmiş kavramlardır. Bu kavramlar yakın ilişki içinde olmasaydı tarih boyu siyaset ve ahlaka yüklenen anlamlar, zamana ve şartlara göre değişen fonksiyonları ve uygulamaları hususunda ciltler dolusu düşünceler, teoriler ortaya konmazdı. Filvaki siyaset ve ahlak birbirini besleyen, birbirinden güç alan birbirinden ayrılması düşünülemeyecek, ikiz kavramlardır. Bu cihetle ciltler dolusu düşünce ve teorilerin birleştiği nokta siyaset kurumlarının ve siyasilerin öncelikle yüksek ahlak sahibi olmaları gerektiği hususudur. Siyaset kurumları yüksek ahlak değerlerine gösterdikleri bağlılık ölçüsünde siyaset kutsallaşır, siyasetçi saygı, güven kazanır.
Günümüzde ikiyüzlü davranışları, suya sabuna dokunmayan aldatıcı kurnaz konuşmaları “politik” davranış “politik konuşma” sözleriyle değerlendirmesi toplumun siyasilere bakış açını çarpıcı şekilde özetleyen değerlendirmelerdir. Dürüst, ölçülü insanların siyasetten uzak durmalarını “politikaya bulaşmama” siyasete girenlerinde “Politika çamuruna batması” olarak görülmesi politikanın ve politikacının düştüğü durumu anlamamız için yeterlidir.
“Halka hizmet, Hakka hizmet” anlayışı ile ahlak üzere tanzim edilmişse ancak o zaman siyaset kutsal bir alan olabilir. Ahlak üzerine tanzim edilmemiş siyasete kutsiyet atfetmek yolsuzluk ve hırsızlıkları meşrulaştırmak anlamına gelir. Siyaseti ahlak dairesinde yapan siyasetçinin işi zordur ailesine, çocuklarına ayıracağı zamandan, yaşantısından büyük fedakârlıklar etmek zorundadır. Çıkarları, ailesi, çocukları, çevresi hedeflerinin arasında olamaz, olmamalıdır. Siyasetçi, işte o zaman bütün gücüyle ülkesinin meselelerini yüklenebilir.
Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, devlet hazinesi yöneticinin vicdanına, namusuna emanet edilmiş, büyük âlim Kaşgarlı Mahmut’un ifadesiyle “halkın alın teri, taban sızısıdır.”  Meşhur eserinde “Devlet hazinesi, halkın taban sızısı, alın teridir. Yönetici, hazinenin anahtarını tutan insanları dikkatle gözetmelidir. Altın ve gümüşün olduğu yerde hırsızlık eksik olmaz. Hırsızı fark edince teşhir et. Gizliyorsan sende hırsızsın...” Diye yazar. Asırlar önce ortaya konan bu ahlak dersinden pay almayan, “halkın alın teri, taban sızısı” olan devlet hazinesini soyanlarda, soyduranlarda, adalet mekanizmasını kullanarak hırsızlıkların üzerini örtenlerde ahlaktan bahsedilebilir mi?
Bugün halkın gözünde erdemlerini kaybetmiş karakter olarak görülen siyasetçinin bu duruma düşmesinde en büyük etken hiç şüphesiz siyaseti esnaf anlayışıyla, çıkar aracına dönüştüren, ailesini, çocuklarını ve çevresini kalkındırmayı amaç edinen, soygunu, hırsızlığı meşrulaştıran, söylediği ile yaptığı arasında yüz seksen derece zıtlık olan, ahlak zafiyeti içindeki siyasetçinin kendisidir.
“Bir siyasi partinin Genel başkanı sürekli partinin gelişimine katkı sağlayamayacak duruma geldiğinde çekilmesini bilmelidir. Eğer bunu seçim bazında alırsanız bir-iki seçimde partinin aldığı oy oranını aşağı doğru bir trende dönüştürmüşseniz artık seçimlerde oy alamayan bir Genel başkan konumuna düştüğünüzde, partinin önünü tıkamaya hakkınız olmamalı. Artık orda taze kana ihtiyaç vardır.” Deyip art, arda on beş seçim kaybettikten sonra gitmemek için olmadık manevralar yapan, kendi partilisine, yönetiminde görev verdiği, kendine danışman yaptığı kimselere iftira ve hezeyanlar savuranların ahlak buhranı içinde olmadıklarından bahsedilebilir mi?  
 
Eğer bu tespitler isabetli bulmuyorsak şu soruların cevabını aramamız gerekir; O halde mevcut iktidara %48 oy verenler dâhil halk neden siyaseti “çamur” siyasetçiyi “ikiyüzlü” “sözüne güvenilmez “dönek” olarak niteliyor? Siyasetçi ahlaki bir duruş içindeyse, halkın her şeyi ters görmesi, diline siyaset ve siyasetçi için en olumsuz benzetmeleri, kavramları yerleştirmesi mümkün mü? Hırsızlıkları örtmek için adalet mekanizmasını manivela yapan, “dün dündü, bugün bugündür” anlayışıyla sözünü unutan, sözünü yutan ahlak zafiyetindeki siyasetçi yerleştirmediyse, halkın diline bu kavramlar kendiliğinden mi yerleşti?
Bu soruları sormak zorunda bırakan, siyaset kurumlarında ve siyasi şahsiyetlerin kahir ekseriyetinde ciddi bir ahlak bunalımı olduğu ve bu bunalımın halka yansımalarının olduğundan da şüphe edilmemelidir.
Siyasi mevzuatın bu ahlaksızlığa kanuni dayanak teşkil ettiği de başka bir gerçek. 12 Eylül ürünü bu mevzuat siyaset kurumlarının başındakileri sorumluluktan, ahlaki, vicdani ölçülerden uzaklaştıran, keyfileştiren, muhaliflerine karşı despotlaştıran, tiranlaştıran bir mevzuat olarak demokrasinin önündeki en büyük engeldir. Siyaset kurumlarına hâkim olan ekiplere, partileri tüzüklerde keyfi düzenlemelerle; denetimlere kapatma, değişimlerin yolunu tıkama yetkisi veren bir partiler kanununun demokrasiyle ilgisinden bahsedilemez. Bu durumdaki partilerin ve siyasilerin ülkenin problemlerinin çözümü için politikalar üreten, projeler yapan siyaset kurumları olması bekleyemeyiz. Ancak birtakım çıkar guruplarına hizmet eden, partilere hâkim olan çıkarcı ekiplerin küçük çıkarları için dayanışma içinde oldukları kurumlar olduğunu söylemekte kanaatimizce yanlış bir tespit olmaz.
 
12 Eylül sonrasında hiçbir siyasi partide normal demokratik bir yarışla yönetim değişikliğine şahit olmadık. Mevzuat siyasi partilerde demokratik yarışla değişiminin yolunu kapattığı için, partilere tebelleş olan işgalcilerden kurtulmanın yolunu halk seçimlerde partileri tasfiye etmekte bulmuştur. Bugün siyaset zemininde CHP ve MHP’nın dışında on beş yaşını aşmış, etkin bir siyasi partinin olmaması bu mevzuat sayesindedir. Türk demokrasisi ve siyaseti açısından üzerinde düşünülmesi gereken acı bir durumdur. Bu mevzuatla demokrasinin kurumlaşmasını, kökleşmesini, siyasetin ülke meselelerine çözüm üretir duruma gelmesini beklemek Mehdinin ya da Mesih’in gelmesini beklemek gibi umutsuz bir bekleyiştir.
 
1 Kasım seçim sonuçları MHP açısından bahsettiğimiz çerçevede değerlendirildiğinde, MHP yönetiminin değişim isteklerine karşı duyarsız kalması, direnmesi halinde halkın tasfiyesine maruz kalacağı açıktır. Bahçeli ve ekibi belki %8 civarındaki ideolojik oyun MHP’yi ayakta tutacağını düşünüyor olabilirler. Fakat Bahçeli yönetimi ideolojik sapmalarıyla, bu ideolojik oylarla bağlarını kopardığını, bu oylarla arasına duvarlar ördüğü için değişim istendiğini unutmamalı.
Bahçelinin, tüzükte yaptığı değişiklikle olağanüstü genelkurulda seçim yapılamasının yolunu kapatması, nasıl bir demokratik bir anlayışa sahip olduğunun göstergesidir. Değişim için kanun ve tüzüğün istediği yeterli imzanın toplaması karşısında da aynı anlayışı devam ettireceğinden genelkurulu toplaması beklenmemeli. Kanunda bunu zorlayıcı bir yaptırım ve süre olmadığı gibi başka bir kanuna atıfta yoktur. Geçmişte başka partilerde yaşanan süreç emsal gösterilerek açılacak davalardan da müspet bir sonuçta beklenmemelidir. AKP’yi, Cumhurbaşkanının rahatsız olacağı bir kararı alacak hâkimin nelerle karşılaşabileceğini yargıçlardan daha iyi bilende yoktur.
AKP’nin yorulduğu yere han yapan, Erdoğan’ın koltuk değneği Bahçeliyi zorda bırakacak bir kararı aldırmanın zorluğunu şu meşhur ülkücü iradenin artık görmesi gerekir. Değişim ve iktidar isteyen Ülkücü iradenin takip edeceği akılcı ve gerçekçi yol; mahkeme kapılarını aşındırıp değişimin yolunu kapatacak bağlayıcı bir karar aldırarak imzaları etkisiz hale getirip moralleri, umutları kırıp kendi ayağına sıkmak yerine; bir yandan imzaları olabildiğince çoğaltıp bir yandan da Balgat’ın kapısını kuşatarak, il ve ilçelerden toplu istifalarla Bahçeliyi istifaya mecbur bırakacak baskı mekanizmasını güçlü bir şekilde işletmektir. Bir sonraki seçimde AKP’nin işine daha çok yarayacak bu kuşatma, AKP iktidarında bu mevzuatla kırılamaz.
 
YORUM EKLE