ABD, Rusya Kumpasındaki Türkiye

 Tarih göz ardı edilerek günü ve geleceği yorumlamak eksik ve gerçeklerden uzak bir yaklaşımdır. İşte o zaman tarih tekerrürden ibaret olur. 20. yüzyılın başında yapılan mutabakatların Yüzyılın güçlerinin temel belirleyicisi olduğu görülmediği için, bugün Türkiye’de, Ortadoğu’da yaşananlar ve ABD-Rusya ilişkilerinin son durumu gerçekçi bir şekilde yorumlanamıyor.
9 Haziran 1908 yılında, şimdiki Estonya’nın Reval şehrinde İngiltere Kralı VII. Edward ile Rusya Çarı II. Nikola arasında yapılan; tarihe “Reval Mülakatı” olarak geçen mutabakat ile 12.05.2015 tarihinde John Kerry-Sergey Lavrov ve Putin’in Rusya’nın Soçi şehrinde yapılan mutabakat arasındaki benzerlik kıyaslandığında yaşananları anlar, başımıza gelecekleri görebilir, tedbirlerini alabiliriz. Yüz yıl sonra yeniden suni sınırlar çizilmek istenen Ortadoğu ve Türkiye’de yaşananların perde arkasını, bölgenin geleceğini iyi okumak için önce bu benzerlikler iyi okumalıyız. Çünkü ders alınmazsa aynı hedefi gözeten, birbirinin benzeri mutabakatların sonuçları da aynı olacaktır. Bu sonuçlar herkesten çok Türkiye’yi ve Türk milletini ilgilendiriyor.
 
Bu mutabakatların Saiklerine baktığımızda; Reval Mutabakatında İngiltere ve Rusya’yı yakınlaştıran amil unsur güçlenen Almanya ve Hristiyan Batı medeniyetinin karşısında, o gün mecalsiz bile olsa Türk-İslam medeniyetini temsil eden Türk milleti, Osmanlı vardır.
Soçi Mutabakatının amir unsuru da; inanç, kültür, akrabalık ve tarihi bağları ile Ortadoğu’da her zaman etkinliği olan, kendi medeniyetinden uzak duruyor olsa da, muarızlarının gözünde Türk-İslam medeniyetinin temsilcisi olarak görülen, güçlenen Türkiye’dir. Her iki mutabakatta da dünya dengelerini etkileyecek bir başka gücün sahneye çıkıyor olması ve Müslüman Türk milleti söz konusudur.
 
Reval Mutabakatı öncesinde Dünya politik dengelerini belirleyen güçlerin başında gelen İngiltere Rusya’nın sıcak denizlere inme, boğazlar üzerinde hâkimiyet kurma arzularına karşı Osmanlı’yı zayıflatacak politikalara destek verirken, Rusya karşısında Osmanlının dağılmasına mani olacak politikaları da desteklemiştir. İngiltere, Batı karşısında kendini yenileyememiş, batıya bağımlı hale gelmiş zayıf Osmanlı’yı uygun gördükleri zamana kadar Rusya’nın emellerinin tamponu olarak görmüş, Rusya karşıtı politikalar yürütmüştür. Reval Mutabakatıyla İngiltere’nin politikasını değiştirerek Rusya’nın Balkanlar’daki Panslavist politikalarına onay verdiği, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü savunan politikasına da son verdiği anlaşılıyor.
Bu mutabakatın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen içeriği ile ilgili yeterli ve gerçekçi bilgiler henüz ortaya çıkartılamamıştır. Daha uzun zaman gizli kalacak, belki de içeriği hiçbir zaman öğrenilemeyecektir. Dolayısıyla sonuçlarına bakılarak içeriği hakkında hüküm yürütülen bir anlaşmadır. Revel Mutabakatından sonra Avrupa ve özellikle Osmanlı coğrafyasında cereyan eden olaylar değerlendirildiğinde mutabakatla iki devletin Osmanlı’yı ortadan kaldıracak politikaların ana hatlarını belirlediği anlaşılıyor. Bu mutabakatla Balkanlar’ın, Karadeniz’in, Boğazlar ve İstanbul’un Rusların kontrolüne verilerek sıcak denizlere inme yolunun açıldığı ortak kanaati hâkimdir. Mutabakat sonrasında Rusların Balkanlar’da yürüttüğü panslavist yayılma, bu kanaatin doğruluğunu göstermektedir.                                     
 
Mutabakatın sır perdesinin aralanamaması; üç yüz yılı aşkın zamandır alt yapısını, finansmanını Vatikan’ın oluşturduğu “Oryantalist” politikaların Hristiyan Avrupa devletleri ve Vatikan bağlantılı organizasyonlarca mutabakat sonrasında Osmanlı coğrafyasında ve diğer islam coğrafyalarında ortaklaşa uygulanması, mutabakatın arkasında Vatikan’ın olduğu şüphesini doğurmuştur. Bu şüpheyi güçlendiren başka bir sebep de İngiltere’nin mutabakat sonrasında Akdeniz’deki donanmasını güçlendirerek, Rusya’nın değişmeyen “oldu-bitti” politikasına karşı hazırlıklı olması ve Rusya ile Osmanlı’ya karşı yürüttüğü ortak politikalardan Birinci Dünya Savaşı sonunda keskin dönüşle İstanbul ve Boğazları Ruslardan önce istilasıdır.  
Bu mutabakatın sonucunda cereyan eden olayları değerlendirenlerin birleştikleri ortak kanaatlerden biri de; zayıf Osmanlı’yı Almanya’nın yanına iterek İngiltere ve Rusya’nın Birinci Dünya Savaşının taraflarını da belirlemiş olmalarıdır.
Başta Osmanlı coğrafyasında ve Avrupa’da süratle gelişen olaylar sonucunda Türkler önce Balkanları ve Kuzey Afrika topraklarını dört sene gibi kısa bir zamanda kaybetmiş oldu. Osmanlı’nın Avrupa topraklarında; Bulgarları, Arnavutları, Kuzey Afrika’da, Ortadoğu ve Arap yarım adasında; Bedevileri, Arapları,  Anadolu ve Kafkasya’da; Rum ve Ermeni ve Kürtleri kışkırtarak ayaklandırdılar.
Anadolu’dan Azerbaycan’a ve Orta Asya’ya kadar, Ermenilerin Türklere uyguladığı soykırımlar bu mutabakatın dışında tutulamaz. Batılılar Oryantalizmi en geniş anlamda ve en geniş coğrafyada bu mutabakat sonucunda tecrübe ederek, bir asırdır çatıştırarak Ortadoğu’nun ve İslam ülkelerinin zenginliklerini sömürürken uzak tutulması gerekenlere de Ortadoğu “bataklık” olarak gösterildi.
  
Suriye’de Baas rejiminin 2012 yılında muhaliflere karşı kimyasal silah kullanmasıyla başlayan ve Ukrayna krizinden sonra iki sene gergin bir tırmanış dönemi yaşayan ABD-Rusya ilişkileri, 12.05.2015 tarihinde Rusya’nın Soçi şehrinde beklenmedik bir tarzda adeta sarmaş-dolaş ağırlanan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry & Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov görüşmesiyle yeni bir kulvara taşındı. Bakanlar çok önemli şeyler görüşmüş olmalılar ki bu görüşmenin ardından mütekabiliyet teamüllerine aykırı olarak Rusya Devlet Başkanı Putin’in de katıldığı uzun, manidar bir toplantı daha yapıldı. Bu toplantı ile ilgili sızan bilgilerdeyse, Reval mutabakatındaki gibi, tarafların açıklamalarıyla uyuşmadığı görüldü. Toplantı öncesi yapılan açıklamalarda Ukrayna, Gürcistan konusunun görüşüleceği bilgisi verilen bu görüşmeden sonra Ukrayna ve Gürcistan meseleleri ile ilgili hiç bir gelişme yaşanmazken, Rusya’nın Türkiye ile arasında geliştirilen ilişkileri yok sayarak Suriye’de, dolayısıyla da Ortadoğu da Türkiye’nin karşısında yer alan ve bölgede birinci derecede tayin edici role büründüğü görüldü. Bu boşluğu ABD yönetiminin özellikle oluşturması temsilciler meclisinde de tenkit edilmiştir. ABD yönetimi bu eleştirilere muhtemelen sessiz cevap vermiştir.
Soğuk savaş sonrasında BM’nin kuruluşunda sahip olduğu güçle elde ettiği “veto” yetkisinden başka uluslararası yaptırım gücü kalmayan Rusya’nın, ABD ve Batı karşısında tekrar varlık gösterme arzusu ile yanıp tutuştuğu biliniyor. Ekonomik kaynaklarının başında gelen, Batının ihtiyaç duyduğu doğalgaz ve petrolde verdiği tavizler bu arzusuna bir an önce ulaşmak için değil miydi?
Bağırarak gelen Ukrayna krizinden ve oldu-bitti ile Kırım’ı fiilen işgal ettikten sonra uygulanan ambargolar sonucunda kısa zamanda ekonomik çöküş yaşayan Rusya, bırakın savaş uçaklarını, ticari sefer yapan sivil uçaklarını bile uçuramaz duruma gelmişti. Hedefleri ile ekonomik çöküş arasında sıkışan Rusya’nın bu durumundan istifade eden ABD, Soçi mutabakatı ile Rusya’ya yirmi-otuz yılda ulaşamayacağı bir imkân vermiştir. ABD, tek kutuplu dünyada her meselenin sorumlusu günah keçisi olmak yerine, iki kutuplu dünyada güçlü kutup olarak iyi adam rolüne kendini, kötü adam rolüne de Rusya’yı oturtarak suni bir yarış başlatmıştır. Soçi mutabakatı 21. yüzyılın kutuplarını belirleyen dönüm noktası olarak görülmelidir. Hedef; Türkiye ve alt kültür, alt kimlikleriyle bütün Türk milletidir.
 
Soçi Mutabakatından sonra Rusya, Ortadoğu’da hızla gelişen olayları Türkiye’nin aleyhine çevirecek çıkışıyla Suriye’ye gelmiş; kuzeyden Ermenistan, uçağını feda ederek de güneyden Suriye’de oluşturduğu güçle Türkiye’yi kuşatma altına almış; Rusya-ABD yakınlaşmasını okuyamayan Türkiye’nin geleceğini adeta bloke etmiştir. Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’e karşı müttefik görüntüsüyle PYD’yi güçlendiren ABD ile birlikte Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan düşmanca bir plan ortaklaşa uygulamaya konmuştur. Kendi aklını devlet aklından üstün gören Sayın Erdoğan Avrasya tuzağında stratejik ortak ararken, derin tarihi öngörüsüyle iki süper düşman kazandırmıştır.
 
İçinde bulunduğumuz evrede Türkiye’de, Ortadoğu’da yaşanan toplumsal ve terör olaylarının 1908 sonrasında Osmanlı coğrafyasında yaşananlarla benzerliği tesadüf değil, yönetenlerin tarihten ders almadıklarının gösteriyor. 1908’e kadar Türklere karşı tahrik edilen, 1908 sonrasında organize edilip imparatorluğumuzun dağıtılmasında manivela yapılan Rum, Arap, Ermeni, Kürt etnik kışkırtıcılığın aynısı İslamcılık adı altında desteklenmesi nasıl yorumlanabilir? Bölücülüğün Cumhuriyet döneminde de tahrik edilmeye devam edilmesi, kırk senedir desteklenen PKK terörü, entelijans servislerinin kontrolündeki diğer kripto örgütlerin koordine edilip güç ve eylem birliğine ulaştırılmasındaki benzerliği, İslamcılık adı altında şer odakların dahilden ve hariçten destekleyenlerin, Üst kimlik ve devlet düşmanlığında birleşmesi elbette tesadüf değil, oryantalist bir programın gereğidir.  
Bahse konu mutabakatların temel unsurlarının bire bir örtüşmesi akılcı davranılmadığı takdirde İmparatorluğumuzun yaşadığı sonuçlarla, Cumhuriyetimizin de yüzleşeceğini görmeliyiz.   
Devlet aklını yok sayarak hayaller kurmak, hamasi çıkışlarla dünyaya efelenmek akla teğet bile geçmiyor. Hele ki yönetenlerin İslamcılık saplantısıyla üst kimliği reddederek alt kimlikler üzerinden siyaset yapması eser miktar akılla bağdaşmaz. Hırs ve küçük oy hesaplarının, gerçekçilikten uzak mezhepçiliğe evirilen İslamcılık saplantısının, üst kimliğin birleştiriciliğini aşındıran alt kimlik kompleksinin, Anadolu coğrafyasının dayattığı üst kimliği samimiyetle sahiplenme ve sadakat anlayışıyla bağdaşmadığını on dört sene önce doğan çocuklar anladı, Fakat on dört senedir ülkeyi yöneten akıl daneler anlamadı. Alt kimliklerin öne çıkartıldığı beylikler dönemini gözden geçirseler ne demek istediğimiz belki anlaşılır.  
Birileri, neredeyse her gün toplumun alt kimliklerini saymayı inatla sürdüren, ama bu milletin üst kimliğinin TÜRK olduğunu söyleyemeyen muhteremlere; alt kimlik ve alt kültürleri çatıştırarak sömüren modern kolonyalizmin, bölücülüğün menşei olan oryantalizme hizmet ettiklerini anlatsa iyi olacak. 
YORUM EKLE