90 Yıllık CHP Üzerine-2

Atatürk’ün vefatından sonra CHP’nin bir türlü halkın partisi olamaması üzerinde biraz durmuş ve parti ilkeleri olan 6 okun sahipsiz bırakıldığını yazmıştık.

Bir de CHP’nin yeni bir hayat düzeni vadetmediği için, ne normal seçimlerden ne de ihtilallerden sonra  halkın akın akın koşarak kapısını çaldığı bir parti olamadığına işaret etmiştik.

Bunun ilk farkına varanlardan biri şüphesiz ki Bülent Ecevit olmuştu. 1965’te dillendirilmeye başlayan fakat asıl etkisini 1973 genel seçimlerinde gösteren Ortanın Solu sloganı CHP’ye yeni bir ivme katmıştı. Ecevit Ortanın Solu çıkışı ile halka yeni bir yaşam şekli vadettiğini söylüyordu. Toprak işleyenin su kullananın olsun gibi aslında içinde krizler de barındıran, bozuk düzene karşı Ortanın Solu tarzı sloganlarla seçmenin karşısına çıkarak 50 yıllık CHP tarihinde ilk defa serbest seçim sandığında en çok oyu alan parti haline geldiğini gördük. Şekiller muhtevanın habercisidir. Bu bakımdan sloganlar da önemli bir yol açar. Ancak bunun bir süre sonra gerçek olmasını bekler ahali. Gerçekleşemeyecek sloganlar ise alay edilerek ortalıkta kalır. İçeriği tam anlatılamayan, hatta bilinmeyen Ortanın Solu sloganı da bir süre sonra “Moskova’nın Yolu” alaycılığının kurbanı oldu. Çünkü karşısında halk kültüründen basitçe beslenen laf cambazı bir sağ parti vardır ve kendi partilileri dahi Ortanın Solu’nu anlamış değillerdir. Nitekim bu slogan ortaya atıldıktan sonra CHP kendi içinden iki ayrı parti daha çıkaracaktır bu slogan yüzünden. Oysa ne ayrılanlar daha az solcu, ne de kalanlar daha az sağcı değillerdi. Hepsi aynı kumaşın parçalarıydı. Mesele bu slogan ortaya atılmadan önce parti tabanı ve teşkilatı tarafından bunların tartışılmamış, özümsenmemiş olmasındaydı. Aslında bu sloganın partiyi parçalamak üzere olduğu bir zamanda iç siyasetin imdadına bir dış siyaset hadisesi yetişti. Bu hadise 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıdır. Tabii ki Cumhuriyet’in önemli iki dış politika başarısını Hatay ve Kıbrıs’ı burada önemle yâd etmeliyiz. Her iki hadise de CHP’nin sevap hanesine yazılması gereken dış politika başarılarıdır. Hatay 1937’de akıl dolu bir politik manevra ile bağımsızlaştırıldıktan sonra Anavatan’a katılırken, 1877’de kaybedilen Kıbrıs, hiç gündemde yok iken 1950lerin başından itibaren yeniden Türkiye gündemine oturmuş, nihayet 1959 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Kıbrıs konusunda garantör devlet statüsünde bir seri antlaşma imzalamışlardır. Londra ve Zürih antlaşmaları denilen bu antlaşmalar da Demokrat Parti’nin birer dış politika başarısıdır. Bu sayededir ki Türkiye 1964’te Kıbrıs Türk Cemaatine yapılan soykırıma karşı jetlerini göndererek katliamı kısmen önlemişti. Bu bombardımanlardan sonra zamanın başvekili İsmet İnönü’ye Amerikan Cumhurbaşkanı Johnson tarafından gönderilen tehdit dolu mektup aslında genel bir ulusal dalga kabarmasına vesile oldu. Fakat ardından gelen genel seçim havası bu dalgayı çabucak söndürdü.  Türkiye, 1974’te de bütün uyarılara rağmen Enosis niyetinden vazgeçmeyen Kıbrıs Rum yönetimine ve onun darbeci EOKA çetelerine karşı garantörlük haklarını kullanarak, Kıbrıs Barış Harekâtını yapmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtından sonra CHP içinde milliyetçilik duyguları yeniden canlanmış, milliyetçilik tam olarak telaffuz edilmese de  ulusçuluk olarak dillendirilmiş, hele ki Kıbrıs Barış harekatından sonra konulan Amerikan Ambargoları, Haşhaş ekim yasağı vs ulusalcılık duygularının daha da canlanmasına vesile olmuştur.

Böylece uzun yıllardır Milliyetçiliği ağzına almayan CHP spontone bir şekilde milliyet duygusunun yükseldiği dalga içinde kendini buluverdi. Bunda NATO ve Amerikan politikalarının Türkiye’yi aşağılayan ve ötekileştiren tutumları da etkili oldu. Yine bu dalgayı en iyi fark eden politikacı merhum Bülent Ecevit olmuştu. Bir gün televizyonda verdiği bir beyanatta şöyle diyecekti:

“İstanbul Üniversitesi’nin açılışında bir taraf Bağımsız Türkiye!” diye bağırıyor, diğer taraf da “Milliyetçi Türkiye!” diye slogan atıyordu. O anda kafamda bir şimşek çaktı, aslına doğru olan bu ikisinin beraber olmasıydı hem Bağımsız, hem de Milliyetçi Türkiye!”.  Ecevit bu beyanatı 1980 ihtilalinden hemen önce vermişti. CHP farkına varmadan etkisi altına girdiği Milliyetçilik duygusunu yeniden yaşamaya ve düşünmeye başlamıştı. Bunda MHP’nin estirdiği kuvvetli Milliyetçilik fırtınasının da yan etkileri yok değildi.

Yine bu dönem içinde geçmişte toprak ağalarına dayanan CHP yeni bir politika üretmeye çalıştı. Toprak işleyenin, yani Toprak Reformu.. Ancak bunda istediği desteği bulamadı. Sovyetler Birliği yanı başımızda Demoklesin Kılıcı gibi asılı dururken, sol ve sosyal politikalar pek de öyle kolay anlatılamıyordu halka. Çünkü halk nezdinde sol demek komünizm demekti ve Komünizm ise yanı başımızdaki Moskofu hatırlatıyordu.

Buna rağmen Ecevit önemli ölçekte MHP’nin Tarım Kentleri Projesinden kopyaladığı Köy-Kent isimli projeyi devreye soktu. Bu kopya bile faydalı oldu Ecevit’in seçim başarılarında. Çünkü kırsaldaki halka yeni bir hayat düzeni vadediyordu.

Böylece İsmet Paşa tarafından yıllarca yönetildiği halde halkın dertlerine derman olmayı beceremeyen CHP Ecevit yönetiminde bir dönüşüm geçirerek halkın umudu haline gelebilmiş ve “Umudumuz Ecevit!” sloganı benimsenmişti.

Bunun arkasından CHP memur partisi, bürokrat partisi ve mezhep partisi görüntülerini de kırmaya yönelik bazı adımlar attı. “Allah” demenin dini siyasete alet edip etmemek konusundaki tartışmaların odağında olması duygusundan kurtulup halk gibi onlar da dinleri ile barışık hale geldiler. Bu gün parti içinde bir takım marjinaller hala skolastik tartışmaları sürdürseler de bu tartışmalar CHP’nin genel görünümü dışına taşmıştır ve etkisizdir.

CHP toplum dışına itmeye çalıştığı bir çok kesimin, onun bu hareketinden sonra güçlenerek geri dönüp toplumdaki yerini almakta olduğu sosyal gerçeğini geç de olsa görmeye başlamıştır.

CHP son zamanlarda şunu da fark etmiştir ki; mesela laiklik konusu CHP’nin tekelinde değildir. En az CHP kadar başka partilerin de laiklik konusunda hassas olduğunu toplum görmektedir. Yani CHP laik partilerden sadece bir tanesidir.

Atatürkçülük gibi konularda da CHP tek başına değildir. Yani Atatürk ilkelerini ve Cumhuriyetin kazanımlarını savunan en az CHP kadar samimi başka partiler de vardır. Üstelik CHP parti ilkeleri ile Atatürk ilkelerini aynileştirmek kurnazlığına saparak, parti başarısızlıklarının aynı zamanda Atatürkçülüğün de başarısızlığı sayılacağı gerçeğini kavramamış veya kavradığı halde kulak arkası etmiştir.

Cumhuriyet değerlerinin savunulması da CHP tekelinden çıkmış, hele hele hiçbir partiye mal edilmeyerek gençliğin tekelinde kalmıştır.

Bu da CHP’nin elindeki siyasi enstrümanların azalmakta olduğunu, dolayısı ile  halka yeni bir hayat nizamı vadetmekten başka çıkar yolu kalmadığı gerçeğinin CHP’yi daha fazla köşeye sıkıştırmakta olduğunu göstermektedir. Bence şimdiki CHP seçmeni ve parti kadroları bu gerçeğin farkındadır ve gereğini yapmaya çalışmaktadırlar.

Unutmayalım ki Cumhuriyetle yaşıt bu önemli parti yok sayılarak Türkiye’yi yönetmeye çalışmak doğru bir yöntem değildir. Kaliteli bir Türkiye için muhalefeti ve iktidarı ile kaliteli bir siyaseti temenni etmekten başka çaremiz yoktur.

Sonuç olarak CHP’yi karalamak yerine son elli yılda aldığı mesafeyi iyiye yormak ve daha iyi olmasını istemek bizim seçmemiz gereken eleştiri yoludur.

YORUM EKLE