90 yıllık CHP Üzerine-1

Şu peşin hükümle başlıyayım yazıya. Türk siyasi hayatının en köklü ve  teşkilatlı partisi CHP’dir. Devleti kuran kadro tarafından oluşturulan bu partiyi ben her zaman önemserim. Son seçim öncesi  İstanbul-Ankara ve İzmir dahil  bir çok ilde partili üyelerin tamamının katılımı ile ve hakim nezaretinde yapılan aday belirleme seçimi de CHP’nin son yıllara damga vuran  önemli bir siyasal eylemidir. Eksikleri ve yanlışlarını acımasızca eleştirirken de aynı düşünceleri taşıyorum. 1927'de Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik olarak tanımlanan dört ilkeye, 18 Mayıs 1931 tarihindeki üçüncü parti kurultayında Devletçilik ve İnkılapçılık ilkeleri eklenerek "altı ok" kavramı benimsenmiştir. Şubat 1937'de yapılan bir anayasa değişikliğiyle altı ok ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına da eklenmiştir. TC anayasasına yapılan bu eklenti saçmalıktan başka bir şey değildir. Altı Ok'u simgeleyen amblem 1931'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin bayrağı olarak benimsenmiştir. Eski Türklerde OK’un önemi ve yeri bellidir. Bu sebeple parti prensiplerinin ok olarak tespiti, kuruluşta Türkçü çizginin esas alındığını  göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Türkocaklı-Türkçü kadroların oluşturduğu CHF ( Cumhuriyet Halk Fırkası) Atatürk’ün sağlığında yürüdüğü çizgiyi, partiyi tam anlamıyla kontrol altında tutan İsmet Paşa tarafından günden güne farklı bir rotaya çevirerek saptırıp; vefatından sonra bir türlü istikrarlı bir yön tutturamadı. Başta Türkçü kadroların hâkim olduğu parti yönetimi, zaman içinde bazı heterodoks bürokrat tiplerin eline geçti..

Bu heterodoks tipler nasıl oluştu?

Devlet çok toprak, çok kadro ve çok insan kaybedilen bir dönemin sonunda mümkün olanı yaparak kurulmuş, can havli ile verdiği kurtuluş mücadelesinden yaralı ve yorgun çıkmıştı.

Türkiye'deki pek çok sorun eğitim eksikliğine bağlanır. Her eleştirinin sonunda "Eğitim şart!" deriz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de eğitimin şart olduğunu bildiği için cumhuriyetin yeni kurulduğu yıllarda yetenekli bazı öğrencileri, eğitim için yurtdışına gönderdi. Milli Eğitim Bakanlığı, Maden Tetkik Arama Enstitüsü, Sümerbank gibi farklı kurum ve kuruluşların açtığı sınavları kazanan yetenekli öğrencilerden kimi mühendislik, kimi tıp eğitimi almaya gittiler yurtdışına. Genç Türkiye Cumhuriyeti galip çıktığı Kurtuluş Savaşı'nın ardından çağdaş bir ülke olabilmek adına yepyeni bir mücadelenin içindeydi. Bu yeni savaşı kazanabilmek için, devletin çok kısıtlı imkânlarına rağmen, ülkenin her yanından sayısı 750 olarak tahmin edilen başarılı öğrenciler yurtdışında okumaya gönderildi.

Alelacele yurt dışına öğrenciler gönderilerek devlet kadrolarını yönetecek insan boşluğu buralarda yetişen gençler tarafından doldurulmaya çalışılacaktı. Kısmen yapıldı bunlar. Öğrenciler gönderildi oralardan mezun olanlar devlet kadrolarına atandı ve görünürde boşluklar dolduruldu.

Ümmet şuuru ile yetiştirilmiş liseli gençlerden veya rüştiyelilerden oluşan bu öğrenci grubunun alt yapısı yoktu. Milli Devlet ideolojisini hiç tatmamışlar, Cumhuriyeti tanımıyorlar, kalkınma, yükselme, ulus bilinci, vatandaşlık bilinci, vatandaşlık hukuku, hukukun üstünlüğü, uluslararası rekabette insan kalitesi  gibi konular hakkında hiçbir fikri alt yapı edinmemişlerdi. Çoğu Osmanlı bürokrasisi ve orduda hizmet edip belli bir rütbe sahibi olmuş olan subay çocuklarına ilaveten,  bu çocuklara biraz da şehit yetimleri eklenince sayısal durum bakımından da tablo aşağı yukarı bu eksende oluştu.

Bunlara birkaç örnek olsun diye :

Cemal Reşit Rey (Babasının Kudüs mutasarrıflığı görevinde bulunduğu sırada doğdu),

Ulvi Cemal Erkin (Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra yetenekli gençler için açılan yarışmayı kazanarak Cezmi Rıfkı Erinç ve Ekrem Zeki Ün ile birlikte 1925'te devlet tarafından Paris Konservatuvarı'na gönderildi),

Hasan Ferit Alnar (Küçük yaşta geleneksel sanat müziğine başlayan ve on dört yaşındayken İstanbul’da bir “kanun virtüözü” olarak ün yapan Alnar, ilk gençlik yıllarında özel olarak armoni, kontrpuan ve füg dersleri alarak yeteneğini çoksesli müzik alanına kaydırdı. Berlin'e giderek Alman Polydor firması için birkaç plak doldurdu. Bu yolculuklarından birinde Berlin Yüksek Okul müdürü ve besteci Franz Schreker ile tanışan Alnar İstanbul Mimarlık Akademisi'nden ayrıldı ve devlet bursuyla 1927'de Viyana'ya yerleşti. 1932’de Türkiye’ye döndü ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda orkestra şefliği, Belediye Konservatuarı’nda müzik tarihi hocalığı yaptı. 1936’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na (Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası) şef olarak atandı ve Ankara’da ilk opera temsilerini hazırladı.

Ahmet Adnan Saygun (Önemli din bilginleri yetiştirmiş İzmirli köklü bir aileden gelen Adnan Saygun'un babası sonradan İzmir Milli Kütüphanesi'nin kurucuları arasında yer alacak olan Mahmut Celalettin Bey'dir. Adnan Saygun, daha ilkokul yıllarında başladığı müzik çalışmalarına, sanat eğitimine ağırlık veren bir okul olan İzmir İttihat ve Terakki İdadisi 'nde, 13 yaşında İzmir'de İsmail Zühtü'den ders alarak sürdürdü. 1922 yılında Macar Tevfik Bey 'in öğrencisi oldu. 1925 yılında Fransız La Grande Encyclopedie'den müzikle ilgili makaleleri çevirerek birkaç ciltlik büyük bir 'Musiki Lugati' meydana getirdi. 1926 yılında İzmir Erkek Lisesi'nde bir süre müzik öğretmenliği yaptıktan sonra, 1928 yılında devlet bursuyla müzik eğitimi için Paris'e gönderilen Saygun…   )

Necil Kazım Akses

Müziksever bir ailenin çocuğu olan Akses, küçük yaşta keman dersleri almaya başlamış, on dört yaşındayken, Mesut Cemil’in viyolonsel öğrencisi olmuştur. İlk beste denemesini de bu yıllarda viyolonsel için yazdığı bir parçayla yapmıştır) bunlardandır.

Başka örnekleri de var:

Türkiye'nin ilk ziraat mühendislerinden Aziz Tanrısever'den, ilk sanat tarihçisi Oktay Aslanapa'ya kadar pek çok kişi , 38. hükümetin Başbakanı Sadi Irmak, ünlü şair Necip Fazıl,  gittikleri her yerde iyi muamele görmüşler.' İlk kimya mühendislerinden Adnan Şener, Türkiye'nin ilk makine mühendislerinden Hamit Geriş.

Dikkat edilirse bu öğrenciler Osmanlı bürokrat takımının çocuklarıdır.  Okumaya gittikleri ülkeler yakın zamanlarda Türklerle harb etmiş, hem Türk düşmanı hem de İslam düşmanıdırlar. Çoğu da Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince Türk anlamaktadırlar. Her bir devletin son on yıllık hatıratında Osmanlı veya Türklerle savaş anıları tazeliğini koruyor. Bu çocuklar işte bunların aydınlarından ders alarak üniversite bitirdiler ve yurda döndüler. Çoğu batı değerlerini özümsemiş, en azından tanımıştı. Kendi değerlerinden ise bihaber idiler. Dünyayı tek sömürge olarak hayal eden Kapitalist emperyalizmin karşısında, Avrupa’yı kasıp kavurmakta olan sosyalist ve ateist akımlar bu çocukların da kafalarına zerk edildi doğal olarak. Çoğu bunların etkisinde kalarak döndü vatana.. Hepsi CHF tarafından devlet dairelerine atandı. Atandıkları yerlerde ilk icraatları geçmiş ait ne varsa onlarla bağını koparmak oldu. Kendilerinden önce buralara atanmışların gerici, tutucu, bağnaz, örümcek kafalı oldukları varsayımı ile başladılar her işe. Böyle tipler gerçekte yok muydu? Vardı elbette. Ama örümcek kafalar her ekipte her mezhepte her partide vardır. Bu sadece bize mahsus da değildir. Bunlara göre, savaşların da yoklukların da geri kalışımızın da sebebi hep öncekilerdi.. Öncekiler ise onları yurt dışına gönderen eski Türkocaklılardı. Onlar da bu tavırdan incindiler ve çatışma başladı. Çatışmayı bitirmeye yönelik çare olarak Türkocaklarının kapatılıp yerini Halkevlerinin alması şeklinde bir çözüm bulunup, karşıtların beslenme kaynağı Türkocağı aleyhine olarak kurutulmaya çalışıldı. Tam bir Karakuşi fıkra mevzuudur bu kapanış ve devir işlemleri.. Meydan sol liberal ateist Avrupa kafalılara kalmış dikensiz gül bahçesi inşa edilmişti. Devletin mutlak hâkimi Gazi Mustafa Kemal gibi görünüyor  olsa da asıl hâkimiyet parti yönetimini demir disiplinle idare eden İsmet Paşa’da idi. Bürokrasinin mutlak şefi, Atatürk’ün ölümünden sonra devletin de mutlak şefi haline geldi. Bu mutlakıyet döneminde eski Türkçüleri ve Türkocaklıları devlet kadrolarına asla yanaştırmadı. Yunan klasikleri ve batı edebiyatı, devletin olmayan bütçeleri ile desteklenerek tercüme ettirilip kütüphanelere dolduruldu. Okul ve ders kitapları tek tip olduğundan bunlarla istenen tarzda bir tarih öğretimi yaptırılıyor millilik yerine kozmopolitlik, dünya vatandaşlığı gibi uçuk konular öğrencilere enjekte ediliyordu. . Parti ilkelerinden olan milliyetçilik de Ulusçuluk gibi edebi tabanı olmayan bir kavramla yer değiştirilip, ancak gerektiğinde telaffuz ediliyor, genellikle de sessizce savuşturuluyordu.  1927’de parti ilkesi olarak konan Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik arasında milliyetçiliğin adı bile anılmıyor, buna yeltenenler ırkçılıkla itham ediliyor ve Hitlerci-Faşist  damgası yiyordu. Oysa milliyetçiler ne Hitleri tanırlar ve ne de onun ırkçılığını tasvip ve takip ederlerdi. Çünkü onların savundukları Türk Kültür Milliyetçiliği tarihinde ırkçılık yoktu ver ırkçılık bize batıdan o da solcu aydınlar tarafından ithal edilerek bulaşmış bir bidat idi. Ziya Gökalp bunun en açık biçimde izahlarını yapmıştı ve milliyetçiler ilhamını Gökalp’ten almaya devam ediyordu. Dünya çapında bir tarih otoritesi olan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan Türk Tarih Kurumuna üye bile yapılmadı. TTK’nın Belleten dergisinde tek makalesi bile yayınlatılmadı. Nihal Atsız sürüm sürüm süründü. Çünkü milli şef devlet kurumlarında Türkçü istemiyordu.. O kadar ki, Devlet Konservatuvarı Müdürü Orhan Şaik Gökyay, Atsız’ı misafir ettiği için görevden alınıp tutuklanmıştı. 1944 olayları bu düşünce tarzının finali olmuştur. Bilindiği gibi Irkçılık Turancılık davası adı verilen bu davanın sanıklarından birisi de  Alparslan Türkeş idi. Henüz üsteğmen rütbesinde genç bir subay.. Adını Irkçılık Turancılık olayları koydukları bu öğrenci gösterileri için iktidarın koyduğu tavır, daha sonra onların iktidarı kaybetmesine yol açacak kadar halk bağrında makes bulacaktır. Dikkat edilirse CHP politikalarına eş zamanlı olarak büyüyen ancak ona ters istikamette gelişen bir tepki süreci de bu yıllarda baş vermiştir. Ancak bu sürecin kazananı eski Türkocaklılar değil, eski CHP’li yeni DP’liler olacaktır. Nitekim akabinde dörtlü takrirle bir ayrılık manifestosu yayınlanarak DP kurulmuş ve 1946 seçimlerinde CHP ağır bir yara almıştır. CHP’nin bundan ders çıkarmak gibi bir davranışı olmadığı gibi, o günlerin intikamını 1960 ihtilalini yapan kadro içinde yer alan Alparslan Türkeş’ten almaya kalkması da milliyetçiliğe olan kin ve nefretin derinliğini göstermesi bakımından enteresandır. Alparslan Türkeş’e karşı yapılan 13 Şubat 1960 darbesi de Türkçü düşünceyi devletten uzak tutmaya matuf bir CHP klasiği idi. Bunun daha sonra çok farklı örneklerini göreceğiz.

Bu dönemin tek olumlu uygulaması olan Köy Enstitüleri de kendi kadroları tarafından yozlaştırılıp bir sosyalist düşünce kampı haline dönüştürülünce birçoğu CHP tarafından kapatılmıştır. Esasen II. Dünya savaşının bitmesi ile dünya üzerindeki paylaşım politikası öngörülmemiş olduğundan, devletin bazı kurumsal yapıları yeni Amerikancı politikalara göre açıkta kalmıştı. Bunlar tasfiye edilecekti ve devlet Amerika’nın istediği düzende revize edilecekti. CHP bunu başlattı, DP üzerine tuz biber ekti.

Aslında CHP’deki sıkıntı Atatürk’ün sağlığında ve son yıllarından itibaren toplumda oluşan farklı beklentilere cevap verecek politikalar üretememesi, yeni bir hayat düzeni önermemesi idi. Bu sıkıntı 1950’ye kadar devam etti. Milliyetçilik ilkesini ağzına almaktan korkar hale gelen CHP diğer taraftan da Laiklik ilkesinin açıklığa kavuşturulmasını sağlayamadı. Laiklik ama nasıl bir laiklik? Halkçılık ise sadece kağıt üzerinde kaldı. Yani İsmet Paşa dönemi CHP’sinin bir toplum projesi yoktu ve oluşturmayı becerememişti.

Bu esnada 1946’da dörtlü takrir ile ortaya çıkıp ilk seçimlerde farklı bir parti imajı veren DP 1950’de siyasi hayatı alt üst eden bir seçim zaferi kazanarak, Türk siyasetini 10 yıl oyaladı. 1960’a gelindiğinde halk henüz DP’den umudunu kesmemiş olduğundan, onun mirasını devralanlar da  bir o kadar daha halkı oyaladılar.. Bu 10 yıllık aralıklar üzerinde çok ciddi incelemeler yapılması gereken kritik dönemlerdir.

İlginç olanı şu ki; yine  CHP ne kendi kadrolarına ne de halka yeni bir hayat modeli öneremedi. Skolastik sol tartışmaları içinde 1980’e gelindiğinde CHP’nin hala bir hayat önerisi yoktu. Hiç kimse ne 1960’tan sonra ne de 1980’den sonra CHP’ye akın etmedi. Çünkü insanların hayatını değiştirecek herhangi bir söylemi yoktu CHP’nin. Halk şöyle düşünmedi mesela; “madem diğerleri gittiler bari şu CHP’nin önerilerini de bir deneyeyim” işte bunu  dedirtemedi.  Darbeler sonrası seçimlerde CHP bir varlık gösteremedi. Çünkü halka umut veremedi.

Bu olumsuz şartlar altında 1980’lerin yasaklarını vs atlatan CHP’nin neden önemsenmesi gerektiğini ve 80 sonrasında yaptığı bünyesel değişimi de gelecek yazımızda anlatarak CHP konusuna nokta koyup MHP’yi anlatacağız..

YORUM EKLE