3. Dünya Şavaşı Başladı Mı ?

19 Ocak 1991 gecesi saat 2.30’da ABD ve müttefiklerinin Irak'a saldırıp Bağdat'ı bombalaması ile başlayan savaş için Saddam şöyle demişti:

"Savaşların Anası" başladı.

Aslında Irak için savaş hâli 11 yıldır devam etmekteydi.
Bizde 12 Eylül darbesinden iki gün sonra, 14 Eylül'de Irak, İran toprakları olan Basra Körfezi'nde bir petrol bölgesine saldırarak İran-İrak Savaşı’nı başlatmıştı.
1978 yılında Fransa merkezli bir Avrupa operasyonu olan ABD müttefiki Şah'ın devrilmesi ve Humeyni'nin başa getirilmesi hamlesine ABD, Orta Doğu'da iki atakla cevap vermişti.
Türkiye' de 12 Eylül darbesi ile " kendi çocuklarını" işbaşına getirtmiş ve Irak'ı da İran' a saldırtarak "Şah"la kaybedilen bir müttefik ülkeye karşılık Türkiye ve Irak'la yeni pozisyonunu güçlendirmişti.
Aslında ABD ve AB karşılıklı stratejik üstünlük için birbirlerine karşı bazen hasım gibi görünseler de, her zaman bir ortak paydada buluşurlar. Kendi sebep oldukları savaşların sayesinde silah sanayilerini sürekli ayakta tutup geliştirirken "savaş ekonomisi”nin fırsatlarını da birlikte paylaşma becerisinde her ikisi de oldukça mahir ve tecrübelidirler.

Irak, 11 yıl süren İran Savaşı’nda Batı’dan 45 milyar dolarlık petrol karşılığı silah almıştı.

Orta Doğu'da 1991’de başlayan, Hristiyanların da taraf olduğu savaşların zincirleme ve birbirlerini tetikleyerek devam etmesi ve yayılması Saddam'ın sözünü doğrulamaktadır.

Anglosakson liderliğinde AB destekli yeni dünya düzenin inşası için, yaygın savaş halinin dünyanın "kalpgâhı" ve stratejik coğrafyalarda sürekli olması gerektiğini onlar planladıkları için biliyorlar ama biz henüz tam farkında değiliz.

ABD ve müttefiklerinin fazla zamanı yok.
Önümüzdeki 25 yıl bitmeden hedeflerine ulaşmaya mecburlar hatta mahkûmlar.

Teknolojik olarak çok güçlüler. Dünyada emisyondaki paranın %60’ına sahipler ve tümünü kontrol ediyorlar.
Bildiklerimizin yanında bilmediğimiz çok güçlü "çekirdek", "kimyasal" ve biyolojik silahlara sahipler.
Zenginlikleri ve sahip oldukları teknolojileri sayesinde çok güçlü operasyonel yapılara ve bunlara bağlı örgütlere sahipler.
Yeryüzü ve gökyüzünde sahip oldukları zenginliklerde henüz dünyada rakipleri yok.
Medeniyetlerinin maddi refah toplumunu ve yaşam biçimini diğer medeniyetlerin özentisi ve hedefi olarak kabul ettirmeyi propaganda gücü ile başardılar.

Demokrasi, insan hakları, açık rejimler, eşitlik, özgürlük ve adalet üzerine kendi ülkelerinden örneklerle, tüm demokrasi zaafı olan ülkelerde milyonları etkileyip kamuoylarını yönlendirme gücüne sahipler.

Daha örneklerini çoğaltabileceğimiz güç ve zenginliklerine rağmen gelecekte varlıklarını, medeniyetlerini ve yarınlarını tehdit eden bir tehlike ile artık yüz yüzeler:
Hızla azalan nüfusları ve sürekli doğumların ölümleri geçme eğrisinin eksi istikamette düşmeye devam etmesi yani nüfus artış hızlarının eksi olması.

Doğudaki medeniyetlerin ve Afrika'nın başta Müslümanlar olmak üzere nüfus potansiyeli ve artış hızı batının gelecek endişesinin birinci öncelikli tehdidini oluşturuyor.
" Medeniyetler çatışması" tezi, bu tehdidin varlığına istinaden olgunlaştırılan bir projedir.

Bu noktada Anglosakson liderliğindeki ABD ve AB ülkelerinin tüm ekonomik ve siyasal gücünü oluşturan ve yöneten bir "küresel gücün" varlığını unutmamalıyız. Bu küresel güç finans, mal ve hizmet üreten dünya markalar imparatorluğudur.
Tehlikeyi sezen ve endişe duyan merkez de bu "küresel çete"dir.

Bir medeniyetin varlığı, gelişmesi ve bekası nüfus ile bire bir ilişkili ve doğru orantılıdır.
Aslında nüfus artış hızının batılı ülkelerde düşmesi, kendi kurdukları ve dünyaya örnek olmak üzere sundukları materyalist kodlu, inanç unsurları dünya değerlerine kitlenmiş kendi medeniyetlerinin bir sonucu olup başka bir yazı konusudur.

Bir medeniye, inanç ve felsefi anlamda kendi nüfus varlığının dışında kalan insanlara ulaşamıyor ve medeniyetinin kodlarına uygun sosyal dönüşümü o ülkelerde gerçekleştiremiyorsa ve nüfusu da hızla azalıyorsa "zenginliği"nin devamı ve korunması için ne yapmalıdır?

Onlar bu sorunun cevabını aradılar ve kendilerince buldular:

"Tehdit olarak gördükleri Doğu medeniyetlerinin coğrafyalarında sürekli savaş halini, bu medeniyetleri oluşturan milletleri bitkin, paramparça, yılgın, ümitsiz topluluklar haline gelene, getirene kadar devam ettirmek."

Bir devleti ayakta tutacak nüfusu kaybettiklerinde zenginliklerinin, ürettikleri mal ve hizmetlerin tüm dünyada serbest ve engelsiz dolaşabilmesi ve yaşam biçimlerinin, felsefi altyapılarının insanlığın ortak değerler paydasını oluşturması düşüncesi 21. yüzyıldaki temel hedefleridir.
Bunun için kendi coğrafyaları dışında hedef medeniyetlerin vatanlarında insanları birbirine karşı etnik ve mezhep farklılıkları temelinde kışkırtarak sürekli savaş halini bu toplumların enerjileri bitene kadar devam ettirmeleri gerekmektedir.
Bu yüzden savaşları bitirici güce ve siyasete sahip olmalarına rağmen hiçbir zaman bu topraklara sürekli barışın gelmesine izin vermeyeceklerdir. Kısa barış ve dinlenmelerin ardından tarafların yeni güç ve intikam duygusu ile eskisinden daha şiddetli bir şekilde birbirlerine saldırmalarına göz yumulmakta ve zemin hazırlanmakta taraflar arasında sürekli yer değiştirerek her zaman savaşan taraflardan birine destek vermektedirler.

Orta Doğu başta olmak üzere dünyanın kritik coğrafyalarında sıcak savaşların ve iç harplerin sürdüğü, iç çatışmaların devam ettiği ülkelerde bir barışın hayalini hiç kimse kurmasın.
1980 de Irak'ta doğan bir çocuk hala yaşıyorsa 34 yaşında ve ülkesinde sürekli savaş dışında bir günü ve dünyası olmadı.
ABD, 1945 II. Dünya Savaşı'ndan bugüne kadar dünyanın birçok noktasında sürekli çatışma ve savaş halinde.
İki dünya savaşı bile biri 5 yıl diğeri 6 yıl sürdü ve bitti.

21. yüzyılda Batı’nın yeni düzeni "sürekli ve yaygın savaşları" hedef ülkelerde yaşamın bir parçası haline getirmek ve bu "kaos ve savaştan” Batı’nın varlığının devamı için "kalan nüfusunu" tehditsiz yaşam ortamına ulaştırmaktır.

Nüfusun giderek azalmasının sonuçları üzerine Batı’lı gelecek bilimcilerinin ve araştırmacılarının çalışmalarından bazı örnekleri verirsek konunun Batı açısından vahametini daha net görebiliriz.

2050 yılında Fransa, İtalya başta olmak üzere yerli nüfus göçmen ve yabancı kökenliler karşısında ikinci sıraya düşüyor Belçika’da, Belçikalı, Hollanda’da Hollandalı ve Danimarka'da Danimarkalı çok küçük bir azınlık halinde kalıyor.
Brüksel’in 2050’deki belediye başkanı büyük bir ihtimalle Emirdağlı bir hemşehrimiz olacak.
Norveç ve İsveç’te ise durum daha da zor. Tek tek intiharların yerini toplu cinnet olayları ve toplu intiharların alması tehdidiyle İskandinav ülkeleri karşı karşıya. Nüfus oralarda da hızla azalıyor. Artış hızı ekside.
İngiltere’de de durum hiç ümit verici değil.
Daha dün İskoçya'da yapılan referandumda seçmen sayısı ve toplam nüfusları basında yer aldı. Toplam nüfus 5 milyon. Seçmen yaşı 16. İskoç vatandaşı olmuş yabancılarda bu sayıya dahil. 2011 yılında nüfus sayımı yapıldı. Bazı istatistiki bilgiler 2013’te açıklandı. İlk defa 65 yaş üstü nüfus (%17), 15 yaş altı nüfusu geçti. (%16). Bu gelecekte bir yok oluşun işareti.
Almanlar azalan Alman nüfusu üzerine bir atasözü bile söyler oldu: "Son Alman'ı bir Türk gömecek."
ABD’de ise durum farklı değil. Zenciler ve Spanisler, çoktan beyaz Anglosakson nüfusu geçti. Bugün zenci bir başkanları var.

Batı'nın hedefinde ulaşmak istediği sosyal dokuya basit bir örnek verelim.

İzmir'de, İstanbul'da yoğun olmak üzere "Levanten" ismi verilen ırk ve din olarak bizden farklı fakat Türk vatandaşı kimliği ile yaşayan aileler ve akrabaları vardır. Zengin ve güçlü dış ticaret ilişkilerin sahibidirler. Tanzimat sonrası yabancılara sağlanan avantajlardan faydalanarak daha çok ticaretin yoğun olduğu liman şehirlerimize yerleşmiş İtalyan, Fransız Katolik vatandaşlarımızdır. Huzur içinde ülkemizde yaşarlar. Hiçbir zaman bir tehdit altında olmadılar. Rum ve Ermeni vatandaşlarımızdan farklıdır levantenler.
Siyasi taraf ve talep içinde olmadıkları için de hiçbir zaman hedef olamamışlardır. Bizlere Osmanlıdan miras daha doğrusu emanettirler.

İşte bu örnekten hareketle gelecekteki yeni dünya düzeninde azalan nüfuslarını aynen levantenler gibi bir tehdit altında olmadan yaşatmak hedefi ile başta Müslüman coğrafyalar olmak üzere her türlü etnik, dini karşıtlıkları ve düşmanlıkları halletmeleri bitirmeleri gerekmektedir.
Stratejileri ise açık:
" Hedef coğrafyalarda sürekli ve yaygın savaş hâli ile güçlenmeğe ve zenginleşmeye devam ederek " medeniyetler çatışmasında "kendilerine yönelik tehditleri sonlandırmak."

Dolayısı ile hedef medeniyetlerden birisi ve en öncelikli olanı da açık ve net olarak İslam ve onun "koç başı " ülkesi de Türkiye ve Türk milletinin olması gerektiği de açıktır.
Mümkünse Hantington’u herkes, bilhassa politikacılar tekrar okumalıdır.

Dünya nüfusunu biyolojik ve virütük silahlar ile azaltma projeleri ayrı bir yazı konusudur. Ve bu konuda Batı'lı aydınlar henüz hemfikir değil. Bu silahların hedef ülkelerde sebep olacağı biyolojik ve virütük kirliliğin yaşam ortamlarını kendileri için de kullanamaz hale getirmesi ve sınırlarda kontrol altında tutulmasının imkânsızlığı gibi tehlikelerden dolayı tartışmalar "fütüristler" arasında hala sürmektedir.

Bu kolay bilinmesi gereken gerçeklere rağmen, bizlerin neler yapması gerektiğini henüz toplum olarak yeterince tartışmıyoruz.
Çünkü olayların analizinde bir ortak paydaya sahip değiliz.
Tehdidi görmede ve tekleştirmede sorunlarımız var.
İç siyasette iktidar olsun muhalefet olsun " milli perspektifte düşünme ve düşmanı netleştirme" konusunda bir ihtiyacın ve mecburiyetin farkında değil.

Son yirmi, otuz yılın kavramları ve siyaset dili ile konuşmaya devam ediyoruz.

ABD ve Batı basınında son yıllarda " Türkiye'ye ve Türk milletine yönelik düşmanca yaklaşım ve tehditlerin öznesinin mevcut iktidar olduğunu sanan bir muhalefete ve bu tehditleri sadece kendi iktidarlarına yönelik gören bir iktidara sahibiz.
Bu durumda muhalefet, ABD başta olmak üzere Batı’ya AKP gitsin ben sizle daha iyi anlaşırım, iş birliği yaparım mesajı peşinde, mevcut AKP iktidarı ise bizi yanlış anlamayın, biz sizle stratejik ortaklığa devam etmek, yanlış anlaşılan hususları düzeltmek istiyoruz demeğe çalışıyor ve sizin ülkenizde bize karşı lobilerin aramızı bozmak için çalıştığını lütfen görün çabalarının peşinde koşuyor.

Hâlbuki görmemiz gereken gerçekler sırası ile şunlar:
-- Bölgemizde ve komşularımızdaki iç savaş ve savaş hâli sürekliliğini koruyacaktır.
-- ABD ve AB ile masa başında oturuyor gözüksek ve bu çaba içinde olsak bile
masa altında çatışma ve savaş hâli sertleşerek büyümeye devam edecektir.
-- Suriye ve Irak'tan sonra çatışma ve savaş ortamı gelecek günlerde tüm Orta Doğu ülkelerini saracaktır.
-- IŞİD ve benzeri yapıların onlarcası daha bu kaosun bir parçası olarak çatışmalarda önümüzdeki günlerde boy gösterecektir.
-- ABD ve AB hiçbir şekilde gerçek bir "barış"ın taraftarı olmayacaktır. Çünkü onlar bu bataklığın “nilüfer"leri olmak üzere yaptıkları bir planın sahibidirler.

Türkiye, "nüfus" ve "zaman" parametreleri arasında sıkışacak olan "Batı" karşısında milli bütünlüğünü ve birliğini bozacak en ufak bir sızmaya fırsat vermeden dimdik ayakta durmaya devam ettiği takdirde" Batı " için "zamanın bittiği noktada" kendi medeniyet coğrafyasında hakim unsur olarak kalmayı başarmış olacaktır.

Bizlerin bu süreçte en dikkat etmesi gereken husus şudur:
Sadece yazılı ve görsel basın eliyle bilgilendiğimizi ve bu yayınlarında tarafsız olmayıp savaşan tarafların direkt , endirekt yönlendirmesine açık olduğunu unutmadan bize gösterilen her resmi ve bize okutulan her haberi bir zihinsel süzgeçten geçirip akıl terazimizde mukayeseli olara tartmamız gerekmektedir.
İktidar olayları iç siyaset propagandasına döndürerek verme peşinde olduğu için, muhalefet ise kendi özel teşkilatlı bilgi kaynaklarına sahip olmadığından dolayı ortalık kirli ve yönlendirilmiş bilgiyle dolu.
Bu yüzde kim dost, kim düşman; kim kurnaz, kim kötü niyetli; kim kuzu, kim çakal postunda; ya da kim kâğıttan kaplan kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Bu kaos denkleminde tarafları yerli yerine koymak için kaynağı doğru ve dürüst bilgiye sahip olmalıyız ki keskin ve iddialı cümlelerin sahibi olalım. ( Ne çok yapılacak iş var değil mi?)

Bize göre bu temel eksikliği gidermenin ve iktidarın yanlışlarının faturasından Türk milletini kurtarmanın çaresi, Türk milliyetçilerini , "ülkücü" dünya görüşü ve tecrübesine sahip bütün kadrolarının etrafında en kısa zamanda kenetlenmesi ve birliğini sağlaması mecburiyetine hepimizin yürekten inanmasıdır.
Bu birliğin önündeki her türlü engel ister içerden ister dışarıdan olsun Türk devletinin ve Türk milletinin ya düşmanlarıdır ya da düşmanlarına hizmet ettiğinin farkında bile olmayan gaflet içindeki zayıf karakterli cahillerdir.

Birliğin yolu nasıl sağlanır diyorsanız gelin onu da bir başka yazımızda tartışalım.
" Rıza üzere kalın"

Hakkı Şafak SES
YORUM EKLE