1995'ten Günümüze (1)

Türkiye’nin bugününü anlamak ve sağlıklı yorumlamak için elbette tüm Cumhuriyet tarihini hatta Osmanlı'nın son dönemiyle beraber 1. ve 2. Dünya Savaşlarını; savaşları tetikleyen sebepleri, savaşların sonuçlarını Cumhuriyete ekonomik ve sosyal olarak yansımalarını ideolojik gözle değil rasyonel rakamlarla inceleyerek analiz etmek lazım.

            Yaklaşık 140-150 yıllık bir macerayı anlatmak ne bizim işimiz ne de burada bize ayrılan köşeye sığacak bir konu...

Ben sadece 1995’te imzalanan 1 Ocak 1996’ da uluslararası gözlemcilerin raporlarını bitirerek 1996’da yürütmeye giren Gümrük Birliği Anlaşması sürecinden sonra gelişmelere göz atmak, bu süreçte ülkemiz için kırılma noktası sayılabilecek olayları hatırlatmak, bu olayların ülkemize yansıyan sonuçlarını analiz yapmak istiyorum.

            1995 Aralık seçimlerinden sonra hükümeti ancak 1996 Haziran ayında kurulabilirdi. 1997 Haziran ayına kadar devam eden Refah Yol hükümetinin en büyük destekçisi Başbuğ’umuz Alparslan Türkeş’ti.

            MHP,  95 seçimlerinde meclise girememesine rağmen Başbuğ, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan hükümetini destekliyordu; Başbuğ bu hükümeti desteklerken üç ana meseleyi çok yakın takip ediyor, adeta koalisyonunun 3.partisi gibi hareket ediyordu.

Neydi bu konular?

            1-Terörle mücadelenin laikiyle yapılmasını arzuluyor, eli kanlı bölücü örgütün bir an önce çökertilmesini istiyordu.

2- Yeni bağımsızlığına kavuşmuş Türk Cumhuriyetleri'nin ayaklarının üstünde durma süreci ki, bu sürecin lokomotifi olarak Bakü Ceyhan petrol boru hattını görüyordu. Bu hattın acilen uygulamaya geçmesini zorluyordu.

3-Türkiye’nin kullandığı dış kredi ve yatırımlarda kredi ülkelerin çeşitlendirilmesi ve sayının arttırılmasına gayret gösteriyordu.

Kredi çeşitliliği ve alternatiflerinin artmasını arzuluyordu.

            Yani Başbuğ Alman kontrolündeki Avrupa sermayesinin yerine Japon, Rus, Arap ve yeni oluşmaya başlayan Türk Cumhuriyetleriyle de ekonomik ilişkilerin gelişmesiyle oluşacak ekonomik yapının Türkiye’yi normalleştireceğine ve dünyada sözü geçen bir ülke haline geleceğine inanıyordu.

Bu sürece engel olarak da her şeyi ile Almanya’ya teslim olmuş, Mesut Yılmaz’ın genel başkanlığını yaptığı Anavatan Partisini engel görüyor, sol partilere de gene Almanya ilişkileri Baas ülkeleri dostlukları dolayısı ile mesafeli yaklaşıyordu.

Türkiye’nin geldiği süreçte Anavatan Partisi ve sol partilerin hükümetlerde asla olmamalarını arzuluyordu.

Uyguladığı projesi de hemen meyvelerini vermeye başladı.

Hükümet denk bütçe uygulamalarına başladı, tüm piyasalara kararlılığını hissettirdi. Refah Partisindeki bazı unsurlara rağmen terörle mücadeleye hız verildi.

Türk cumhuriyetleri ve dağılan eski Sovyet Cumhuriyetleriyle ilişkiler en üst düzeye çıkarıldı.

Bakü Ceyhan projesinin dış kredi kaynakları sağlandı. Teknik olarak olmazsa olmaz  “General Motors" anlaşmaları yapıldı. Hattın güvenliği için gerekli olan uydudan hattın izlenme anlaşmaları yapıldı.

Japonya’yla Toyota markası ve diğer markalarla Türkiye’ye yatırım anlaşmaları yapıldı.

Ruslar başta mamul sanayi ürünleri, inşaat malzemelerini Türkiye’den almaya başladılar. Büyük inşaat projelerinde davetleri Türk inşaat firmalarına göndererek ve finansmanda kolaylık sağlayarak niyetlerinin Türkiye’yle ticari ilişkileri geliştirmek olduğunu dünya piyasalarına göstermeye başladılar.

Laleli ticareti diye adlandırılan bavul ticaretinin önü açıldı. Özellikle Akdeniz bölgesinden taze sebze, meyve ihracatımız başladı ve hızlandı.

Rus pazarının yakınlığı ufak tarım işletmelerinin de hareketlenmesini sağlamıştı.

İç piyasa hareketlenmiş fert başına düşen milli gelirden alt kesimler daha fazla pay almaya başlamışlardı.

Peki, ne oldu?

Kıyamet senaryosu hemen gündeme sokuldu. Hem de en gaddar şekilde.

Devam edeceğiz ve tarihe not düşeceğiz.

Bu yaştan sonra bize düşen böyle bir görevi yapmak değil mi?

YORUM EKLE