GÜNDEM:
banner157
Ulvi Batu'dan tarihe not düşülecek açıklamalar
Haberhergün-Sayın Başkan,2003 yılından itibaren ülkemizde aralıksız iktidar olan AKP’yi ve icraatlarını nasıl buluyorsunuz, bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

Burada sonuçları ortaya koyduğunuzda, niyet ve amaç kendiliğinden ortaya çıkar. 14 yıllık iktidarında AKP’nin yaptıklarına bakın “kim için” ve “ne için” iktidar olduğuna karar verin.

Çünkü yapılanlar niyetin aynasıdır. Daha önce muhtelif zamanlarda benzer konular ile ilgili yapmış olduğum açıklamalarda özellikle AKP’nin kimler tarafından, nasıl ve ne için iktidara taşındığını önemle vurguladım.Yani AKP,neoliberal küresel kapitalizmin, diğer bir ifade ile küresel sermayenin yapmış olduğu toplum mühendisliği çalışmasının sonucudur. 

ŞİRK DİNİ Mİ TEVHİD DİNİ Mİ?

AKP iktidarında çıkarılan kanunlara bakın - esnek çalışma sistemi, taşeronluk, bankaların yabancılara satışı, yabancılara gayrimenkul satışı, özelleştirme vb- özellikle de iktisadi düzenlemelere bakın küresel kapitalizmin taleplerinin birebir uygulandığını görürsünüz. Dolayısıyla AKP ile birlikte Türkiye neoliberal küresel kapitalist odakların emrine verilmiş ve emir kulları ülkede iktidar yapılmıştır. 


Kendi ifadeleri ile “Milli görüş gömleği” çıkarılmış onun yerine “neoliberal kapitalist gömlek” giyilmiştir. Diğer bir ifade ile AKP; din adına küresel sermayenin hâkimiyetini ve egemenliğini sağlayan sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik kodların savunucusu olmuştur. Daha dün muhalefette iken,Küresel kapitalistlerin sermaye piyasaları olan faiz ve rant borsaları,bugününMücahitlerinin vicdanlarında kurulur oldu.

Konunun çok detayına girmeden özetle şunu ifade edelim. AKP zihniyeti, yani siyasal İslamcılar, yani dinciler iktidar olana kadar, devletin gücünü, kudretini ele geçirene kadar Allah’ın dinini kullandılar, iktidar olduktan sonra ise kendi dinlerini. Yani tevhid dinine karşı şirk dinini koydular. Bu tarih boyunca da böyle olmuştur. Bütün dönemlerde din, dine karşı ayaklanmış ve istisnasız her zaman dine karşı direnen yine din olmuştur. Demem o ki, AKP iktidarında İslam’ın, Kur’an’ın üzeri başka bir dinle örtülmüştür. Buna şirk dini de diyebilirsiniz. Bu müşrikler dindardır. Dini bir şahsiyete de sahiptir.Bunlar tevhid dinine inananlara karşı; şirk dininin müminleri, savunucuları ve varisleri oldular.

Şirk dininin en büyük özelliği bütün dini ve itikadi esasları kitabına uydurarak ve tahrif ederek- mesela dinciler ülkemizde buna Dar-ül Harp diyorlar- mevcut durumu meşrulaştırmak ve temize çıkarmak. Yani dini kullanarak halka, bugün içinde bulunduğunuz durum olması gereken durumdur. Zira sizin durumunuz, Allah’ın iradesinin bir tecellisidir, takdiri ilahi böyleymiş. AKP’nin izahıyla; bir bakıma kader, fıtrat meselesi; Soma, PKK terörü, iddia edildiği üzere Ensar vakfına ait yurtta meydana gelen çocuk tecavüzleri vb.
Bakın, şirk dininin kaynağı ekonomidir, paradır, finanstır. Bir gurubun hâkimiyetine ve çoğunluğun mahrumiyet ve mahkûmiyetine dayanır. 17/25 Aralık olaylarını, Kamu ihalelerini, Sayıştay’ın denetleyemediği kamu kurumlarını ve kaynaklarını bir hatırlayın. İşte bu nedenle kendi konumunu garantiye almak ve bu durumu sürekli kılmak için dine ihtiyaç duyarlar. Çünkü bunu din olmadan yapamazlar. Bunu da tevhid kılığına bürünerek, girerek, tevhid kılığı altına gizlenerek yaparlar. İsterseniz konuyu burada bitirelim. Çünkü meselenin asıl nüvesi burasıdır. Bu bolümü de Radhakrishan’ın bir sözüyle bitirelim “ Zorbalık ve riya takva elbisesine büründüğü gün, işte ozaman tarihin en büyük faciası gerçekleşmiş ve tarihe musallat olan en büyük güç meydana gelmiştir.” Yani Şirk Dini.

İSLAM DÜNYASI NEDEN KARANLIKTA?

Bakın burada çok iyi bir tespit yapmak lazım. Bugün dünya üzerinde 60’a yakın Müslüman devlet bulunmaktadır. Size çok çarpıcı bir tespit yapacağım. Dünya üzerinde Müslümanların bir birini soyduğu, bir birini boğazladığı, bir birine zulüm yaptığı, Müslümanların bir birini katlettiği ülkeler yine Müslüman olduğunu söylediğimiz bu 60’a yakın ülkedir. Yine ne acı bir gerçektir ki, bu gün dünya üzerinde Müslümanların özgürlüklerini ve dini vecibelerini en rahat yaşayabildikleri yerler yine Hıristiyan toplumlardır.Bakın ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi.

Haberhergün-Sayın Başkan, bu konuyu biraz daha açabilir miyiz.? Belli ki burada bir tespit var. Bu konuda ki tespitiniz nedir. İslam dünyası, yani Müslümanlar neden böyle bir karanlığın içindedir?



Şimdi bunun nedenlerini içsel ve dışsal olmak üzere iki gruba ayırabiliriz. Dışsal nedenleri, emperyalizm ya da kolonyalizm veya küresel kapitalizm olarak isimlendirebiliriz.Bunların kendilerine göre bir takım gerekçeleri var.Bunu da gizlemiyorlar. Biz dünyayı bu şekilde sömüreceğiz diyorlar ve bir takım plan, program ve stratejiyi, gerektiğinde silahlı güç kullanarak uygulamaya koymaktalar. Şimdi burada asıl önemli olan içsel nedenlerdir. Çünkü dışsal nedenlere zemin hazırlayan, teslimiyet yaratan ve işbirlikçi bir zihniyetin oluşmasında en büyük pay içsel nedenler üzerinden yaratılmaktadır.Biraz önce sayısını verdiğimiz bu Müslüman devletlerin ortak bir paydası var. Nedir bu ortak payda dediğimizde, bu devletlerin tamamında Siyasal İslamcıların, dincilerin, İslam dininin kutsal şemsiyesi altına sığınarak bir “rabler hegemonyası” kurup, kutsala hizmet adı altında örtülü bir şirke hizmet ettiğini görmekteyiz. Bu noktada şu tespiti çok rahat bir şekilde yapabilmekteyiz. Bugünün İslam dünyasının içinde bulunduğu karanlığın nedeni, Din perdesi altında maskeli bir şirkin Müslümanların ruhuna, hayatına ve aklına hakim olması, egemen olmasıdır.


İşte Türkiye 2002 yılına kadar, her ne kadar bir takım sosyal, siyasal ve iktisadi sıkıntılar yaşadıysa da bu maskeli şirkin uzağında kalmayı başarmıştı. Ancak 2002 yılı 3 Kasım seçimleri sonrasında Siyasal İslamcıların AKP kimliği altında iktidar olmasıyla birlikte Türkiye’de bu maskeli şirkin bir parçası halinde getirildi. Bunu Türkiye özelinde inceleyecek olursak, Kur’an adına Kur’ani değerlerden yoksun bir din oluşturma girişimi ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. Bunlar okadar zenginleşti, okadar güç ve kudret sahibi oldular ki artık Allaha ihtiyaçları kalmadı. Çünkü kendi refah dinlerini yarattılar ve dinin vaat ettiği cenneti yeryüzünde inşa ettiklerine inandılar. Prof. AlexisCarel “Dua” kitabında diyor ki “Her şehrin ekseni, oranın tapınağı ve ziyaretgâhıdır.” Bu günün Türkiye’sinde Siyasal İslamcıların eksenini tayin ettiğinizde onların tapınağını ve ziyaretgâhını da kolay bir şeklîde tespit edersiniz.

ABDESTLİ KAPİTALİSTLER KİMLER?

Şunu demek istiyorum AKP’nin parti programını alın, neoliberal küresel kapitalizmin manifestosunu, argümanlarını alın üst üste koyun tamamen örtüştüğünü göreceksiniz. Daha dün hayatlarının merkezine dini koyan bu zihniyet bugün hayatlarını ve yaşam tarzlarını kapitalizmin merkezine göre düzenler oldular. Daha dün ekonomik ilişkilerini irrasyonel olarak değerlendiren bu zihniyetin sahipleri bugünün sermaye birikimine yol açan rasyonalistleri oldular.

İşte bugünün rasyonalistleri kendilerine özgü bir dinsellik, yani İslam yarattılar ve kısa zamanda Abdestli kapitalistler oluverdiler.Özetle AKP iktidarında din, egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden bir ideoloji haline getirildi. Neticede haram yerken bile besmele çeken bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.

Bu dönemde Beytül Mal’dan yani kamu malından beslenen yandaş kitleleri izzetin haşmeti sarmış; nimetin kulu, ihsanın kölesi olan bir bürokrasi, yandaş iş dünyası ve medya yaratılmıştır.

Haberhergün-Sayın Başkan, buraya kadar konunun dini boyutunu ele aldık, işin birde siyasal boyutu var, bu konuda ki görüşleriniz nelerdir?

İşin siyasal boyutunu aslında kendi yandaş yazarlarından olan Abdurrahman Dilipak gayet net ve güzel bir şekilde açıklamıştır.AKP’nin bir ABD, İngiltere ve İsrail projesi olduğunu,Ali BULAÇ 23 Aralık 2014günü Zaman gazetesindeki köşesine taşıdı ve“….,Evet, o toplantıda vardım. 1998’lerden başlamak üzere Amerikalılar, sıklıkla bizlerle görüşmeye başladı. Biri gidiyor, üçü geliyordu. Dilipak, Türkiye için bir siyasi proje hazırladı. Onun ifadesine göre Ankara’da birilerine çalıştığı dosyayı verince, Amerikalıların görüşme trafiği değişti. Dilipak, projesinin bazı değişikliklerle AK Parti olarak ortaya çıktığını gördü. Amerikalılar, projeyi Erbakan Hoca’ya uygulatmayı düşünüyorlardı, ancak o reddetti.

AKP NE İSTEDİ NE VERDİ?

Erbakan Hoca son görüşmemizde AK Parti’nin nasıl kurulduğunu anlattı, elindeki bazı belgeleri bana gösterdi; Ertan Yülek Bey şahittir” diye yazdı. Devamında ALİBULAÇ’ın iddiasına göre AKP’nin kuruluşuna destek veren güçler 3 vaatte bulunup 3 şey talep ettiler. Bunlar şöyle;
“1. Biz sizi iktidara taşıyalım.
 2. Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim.
 3. Size gerekli finansal destekleri getirelim.”

AK Parti’den istenenler de şunlardı:

“a. İsrail’in güvenliğini artıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız.
 b. Büyük Ortadoğu Projesi yani sınırların değişmesi.
 c. İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız”


HANGİ AKP?

Netice itibarıyla hem AKP hem de Gülen Hareketi vede PKKuluslararası emperyalist bir projedir. Küresel güçler, AKP’yi siyasi, Fethullah Gülen ve grubunu dini (!), PKK’yı ise terör yönünden Türk milletine ve İslam âlemine musallat etmişlerdir. Her üçünün amacı, hedefi ve bugüne kadar ki uygulamaları bunun açıkça bir ispatıdır.Çünkü her üçünün de hedefi, ortak noktası ve bir araya geldikleri yer, Türkiye Cumhuriyeti devletini, Türk milletini ve Cumhuriyet değerlerini yıkmak, yok etmektir. Bunu çok basit bir şekilde test edebilirsiniz. Bu üç gurubun siyasal önderlerinin ve onlara yakın sözcülerinin, yandaş kalemlerinin, saray soytarısı olan akademik ünvanlı kiralık kalemlerin ve beslendikleri cemaatlerin geçmişte yapmış oldukları açıklamalara bakın her şeyi orada görürsünüz. Yani, özetle bunları okuyun, Allah’ın adıyla okuyun ki size dayatılan şirk dinini görün. 30 Mart 2013 tarihinde R.T Erdoğan’ın bir açıklaması “Dünyada gelişmiş ülkelere bakarsanız bunların hiçbirinde eyalet korkusu diye bir şey yok. Tam aksine, eyalet yapılanmaları o güçlü ülkelerde çok daha süratle kalkınmayı getiriyor. Bu güçlenme alametidir. Gelin bizim tarihimize, Osmanlı’ya baktığımız zaman Lazistan eyaleti, Kürdistan eyaleti var. Güçlü Türkiye asla eyalet sisteminden korkmamalıdır. Siz eyalet sisteminde de üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Belediye başkanlarını seçiyoruz da valileri niye halk seçmesin.”
Buradan tekrar Dilipak’ın açıklamasına bakacak olursak;Ortadoğu’nun ılımlı İslam eksenli yeniden dizaynı ile birlikte kapitalist entegrasyonun derinleştirilmesi ve coğrafyanın bütününün küresel kapitalizme açık bir pazar haline getirilmesi hedeflenerek, başta Türkiye, Mısır, Tunus ve Fas’taki Siyasal İslamcı güçlerin zaten küresel sermayeyle yakın ilişkilerinin önceden var olması sebebiyle de yeni dönemde yinebu güçler küresel sermayenin en önemli sermaye kliklerini temsil eder olmuşlardır.Bunun en bariz örneklerini AKP iktidarında ülkemizde görebilirsiniz.

Siyasal İslam ya da dinciler, AKP iktidarı ile birlikte özellikle ülkemizde artık kapitalizmin katalizörü olarak devreye giriyor ve Küresel Kapitalist entegrasyonun yarattığı muazzam olanaklara ülkenin maddi ve manevi tüm kazanımları da ilave edilerek elde edilen rant, AKP yönetimi tarafından yandaş sermaye odaklarına aktarılıyor.Netice itibariyle, dünyeviliğin baştan çıkarıcılığı, gündelik yaşamın kurgusu, tüketim toplumunun yarattığı muazzam çekim ve mülkiyet düşkünlüğü ve konsantre bencillik Siyasal İslamcıları, dincileri bir anafor gibi sarıyor ve kendine bağlıyor. Bu durum Weberyen anlamda, Müslüman Kardeşler’den En-Nahda’ya, Türkiye’nin AKP’sinden Fas’ın AKP’sine, Suudi Arabistan’da selefilerdenvahabilere, “radikal cihadilere” kadar Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da siyasal İslamcıların yeni ruhunu oluşturuyor. Siyasal İslamcılar üzerinden oluşturulan bu yeni ruh ile, Türkiye dahil Ortadoğu ülkelerinde yönetimi elinde bulunduran siyasal İslamcı seçkinlerin elinde toplanan muazzam zenginlik meşrulaştırırken, halkın ve milletin olağanüstü yoksulluğunun ve sefaletinin“ kader” veya “fıtrat” olarak algılanması sağlanıyor.Bu yoksulluk ve sefalet içerisindeki halk, Kur’an’ın emrettiğinin aksinehayırsever/cemaatçi (!)Siyasal İslamcı seçkinlerin zekat farizasının yerine getirilmesindebir ruhsal rahatlama ve arınma seansı olarak marjinal faydayı sağlayacak kitleler olarak görülüyor.
İşte böyle bir proje kapsamında iktidara taşınan AKPve AKP zihniyetinin temsilcilerinin; ruhuna vakıf olmadığı Cumhuriyeti, Cumhuriyet değerlerini ve Türk Milletini yanlışkodlanmış ve ihanete varan bir bilinçaltı psikolojisi içerisinde her fırsatta lanetleyerek, her fırsatta hakaret ederek bir bakıma kendi meşruiyetlerini borçlu oldukları hukuksal ve siyasal zemini de yok etme gayreti içerisinde olduklarını görmekteyiz. 
Bu zihniyetin sahipleri geçmişte olduğu gibi bugün de şahsi menfaatlerinin karşısında vatanı ve milleti düşünmezler. Çünkü düşünmediklerini tekraren ispat etmişlerdir. Onlar için hayat her şeydir. Onlar, hayatları mevzubahis olduğunda; vatanın, bayrağın, milletin mukaddesatının,mabetlerin ve dinin söz konusu olamayacağını acı hakikatlerle, acı ihanetlerle göstermişlerdir.

KİMLER ALLAH'LIK İDDİASINDA?

Haberhergün-Sayın Başkan, 2015 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerine damgasını vuran en önemli husus Recep T. Erdoğan’ın Başkanlık ihtirası ve tutkusu olmuştur. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?


Bakınız Türkiye 2007 yılından 17/25 Aralık 2013 tarihine kadar diktatoryal despotizm ile yönetilmiştir. Cumhuriyet tarihinin en büyük soygunlarından olan 17/25 Aralık yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık olaylarından sonra ise Türkiye’nin,AKP tarafından tamamen hukuksuz bir zemine taşınarak diktatoryal despotizme dayalı ilan edilmiş illegaliteyi yaşamakta olduğunu görmekteyiz. İşte sık sık yazılı ve görsel medyada AKP temsilcileri tarafından dile getirilen “fiili durum” ve ana yasa mahkemesinin kararlarının hiç edilmesi ve Başkanlık sistemi tartışmalarının arkasında yatan gerçek, diktatoryal despotizme dayalı illegalite üzerinden kurgulanmakta olan diktatörlüktür. 
Diktatörlük neden kötüdür, biliyor musunuz? Çünkü diktatörün şahsiyeti dışındaki bütün şahsiyetler ve kişilikler, diktatörün şahsiyeti ve kişiliği altında yok olup gider. Milyonlarca menfaatperest ve eyyamperest insandan oluşan bir toplum, “tek ben’e”, “tek şahsiyete ve tek gerçek insana”sahip olur. İşte bu nedenledir ki,milyonlarca insan İtalya’da FrankoMussollini’ye, Almanya’da Hitler’e,SSCB’de Stalin’e, Irak’ta Saddam’a, Suriye’de Esad’a, Libya’da Kaddafi’ye,Endonezya’da Suharto’ya dönüşüvermiştir. Diktatörlük genetik değildir. Yani bir insana anasından ya da babasından gen yoluyla geçmez. Hiçbir insan durup dururken kendi kendine diktatör olmaz, olamaz da. Despotizm olsun, diktatörlük olsun bunlar toplumsal ve sosyal hastalıklardır ve diktatörleri içinde bulunduğu toplumlar, halklar, kitleler yaratır. Yukarıda bahsettiğimiz ülkelerde bu aynen izah ettiğimiz şekilde olmuştur.Ancak bugün Müslüman devletler topluğu içerisinde bulunan hemen hemen 60’a yakın devletin neredeyse tamamının- bazılarının ise bu yönde bir gayret içerisinde olduğunu görmekteyiz- adı halifelik,Başkanlık, Sultanlık,Kraliyet veya Ayetullah kimlikleri adı altında diktatörlük ile yönetildiğini görmekteyiz.Bunların bir kısmı parlamenter seçimli otoriter diktatörlükler, bir kısmı, petrol zengini şeyhlerin diktatörlüğü, çok azı da, eskinin kalıntısı totaliter diktatörlüklerdir.
Bu noktada tekrar Kur’ana bakacak olursak, Müslüman bir toplumda Kur’an’ın emrettiği Tevhid zayıflar ya da yok olursa bunun bir neticesi olarak o toplumda diktatör şahsiyetler yetişir. Tersinden okuyacak olursak, Kur’anın emrettiği tevhid inancının güçlü olduğu Müslüman toplumlarda diktatör şahsiyetler yetişmez. Çünkü Kur ’andaki tevhid buna izin vermez.Allah’ın elçisifani bir kul olduğunu bilirken, Erdoğan’ a methiyeler dizerek,onun “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan bir lider olduğunu” Müslümanların yüzüne tükürürcesine haykıran AKP’li vekile ne diyeceksiniz.?

Bakınız Firavun, Nemrut ve benzerleri bize öğretildiği manada bir Allahlık iddiasında bulunmadılar. Naziat suresi 79’uncu ayette belirtildiği üzere “ Ben sizin en yüce rabbinizim” diye kendi halkına seslenen Firavun,halkına aslında şunu söylüyordu; Ben sizin sahibiniz, efendiniz, malikinizim, sizi Tanrının istediği yada halkın düşündüğü gibi değil, kendi istediğim ve kendi düşündüğüm gibi yetiştiririm. Siz benim kulum ve kölemsiniz diyordu. 
AKP milletvekili Galip Ensarioğlu geçtiğimiz günlerde Burhan Kuzu ile birlikte katıldığı televizyon programında “yasama da yargı da yürütme de bizde”diyor. Konuyu çok güzel bir şekilde özetliyor. Yani kuvvetler ayrılığını unutun artık kuvvetler bütünlüğü var diyor. İşte yapılmak istenen halen devam eden fiili durumu R.T.Erdoğan’ın şahsiyeti ve ihtirasları altında yasallaştırmaktır. 

Haberhergün-Sayın Başkan, dünyada Başkanlık sistemi nasıl uygulanmaktadır. Bu konuda ki düşünceleriniz nelerdir?

Aslında bu konu çok geniş ve kapsamlı bir konudur. Ancak okuyucularımızın aklını karıştırmamak açısından bu konuyu çok basit ve en sade bir şekilde şöyle özetleyebiliriz. Yönetim şekillerinin yapısını belirleyen ve adını koyan esaslar hukuksal zeminde tanımlanmaktadır. Bu hukuksal zemin ise kendini “Kuvvetler ayrılığı” ve “Kuvvetler bütünlüğü” ilkesiyle tanımlar. Bu şu demek; Bir devletin hukuki yapılanmasında siyasi yapılanma (eyalet sistemi ya da merkezi üniter yapı) hariç, yasama (Meclis), yürütme (hükümet) ve yargı (Mahkemeler) erkleri arasında ki bağın birbirinden bağımsız özellikte olması ve tüm bu erklerin yürüttükleri faaliyetlere ilişkin olarak etkili bir denetim mekanizmasının bulunması, tıpkı ABD başkanlık sistemi gibi, ya da Almanya’da ki başkanlık sistemi gibi ise buna kuvvetler ayrılığı diyoruz. Kuvvetler bütünlüğü ise yasama, yürütme ve yargı erklerinin birtek organda, bir tek şahısta ya da şahsa tabi olan siyasi irade de bulunması ve erkler arası denetim mekanizmalarının bulunmaması durumudur. Buna örnek olarak Hitler’in Almanya’sını, Suharto’nun Malezya’sını, Kaddafi’nin Libya’sını, Saddam’ın Irak’ını, Esed’in Suriye’sini, Çavuşeskuların Romanya’sını, Kral Fahd’ınArabistan’ınıve Kuzey Kore’yi örnek verebiliriz. Zaten AKP’li yöneticiler hatta R. T. Erdoğan bir konuşmasında Türkiye için “Hitler modeli bir başkanlık sistemi” düşündüklerini, tepkiler gelince bu defa bizim “başkanlık sistemimizde kuvvetler bütünlüğü, uyumu olacak”açıklamasında bulunduklarını biliyoruz.
Bizim öngörümüz, AKP tarafından Türk halkının önüne referandumla konulacak olan sistem; Kuvvetler bütünlüğü ilkesi üzerinde kurulu ve yasama, yürütme ve yargı erklerinin bir tek organda ya da şahısta toplandığı bir sistem, bir model olacaktır. Ancak bu modelin adının konmasında veya model tercihinde ise halkımıza birçok seçenek sunacakları kanaatindeyiz.Bu seçenekler neler olabilir diye sorarsanız. Biraz önce bahsettiğim Hitler, Suharto, Kaddafi,Esed vb. ya da halifelik manasında Kral Fahd modeli olabilir. Halkımız bunlar arasından bir tercih yapacaktır.Ya da sadece başkanlık sistemi isim olarak halka sunulacak, içi daha sonra yukarıdaki modellerden biri ile AKP tarafından doldurulacaktır.

İşte bu noktada halkımız yapacağı tercih ile ya yeni bir diktatör yaratacak ya da bir daha gündeme gelmemek üzere bu kişisel sevdaya ve kişisel ihtirasa son verecektir. İşte bu noktada halkımız ya zalime ve zalimin zulmüne son verecek, ya da bu zulüm altında perişan olacaktır.


Haberhergün-Sayın Başkan, geçtiğimiz ay Ankara’da PKK tarafından bombalı bir eylem gerçekleştirildi. Yanılmıyorsam son 6 ay içinde Ankara’da gerçekleştiren üçüncü bombalı eylem oldu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz. Türkiye Bu duruma nasıl geldi?

Öncelikle şunu ifade edeyim. Tüm bu eylemlerde hayatını kaybeden masum vatandaşlarımıza Allahtan rahmet ailelerine sabırlar diliyorum. Bir can kaybetmenin ne demek olduğunu en iyi bilenlerden biriyim. Çünkü 12 Eylül öncesi terör ortamında 4.000’e yakın ülküdaşım şehit oldu. Allah hepsinden razı olsun. Mekânları cennet olsun. Bakınız bu rakam korkunç bir rakamdır. Bu kardeşlerim bir depremde ölmedi, bir salgın hastalıkta da ölmedi,kalp krizinden hiç ölmedi.Bu noktada konuya dönecek olursak, son altı ayda sadece Ankara’da bombalı alçak saldırılarda ölen masum vatandaş sayısı toplam 175 kişi olmuştur. 7 Haziran’dan sonra verdiğimiz şehit sayısı 755’e ulaşmıştır. 

KRİTİK DÖNÜM NOKTASI 2002

Türkiye ve Türk Milleti tüm bu acıları yaşarken Ankara’da birilerinin şahsi ihtiras ve ikbal peşinde koştuğunu, sırf kendisine yasaların üstünde bir konum elde etmek amacıylaülkenin kaderini açık ve net şekilde büyük bir felakete doğru sürüklediğini görmekteyiz. Ahmet Altan’ın ifadesiyle “ tüm bu insanlar, bir adam anayasaya uymadığı, uymak istemediği, anayasayı paramparça ettiği ve ömrünün geri kalanını yasaların üstünde kalarak geçirmek istediği için” öldüler.

Asıl konumuza dönecek olursak, yakın geçmişi şöyle bir özetlemememiz lazım. Yıl 2002, dönemin koalisyon hükümeti tarafından Öcalan köpeği yakalanmış ve İmralı’ya tıkılmış, PKK’nın yurt içindeki yapılanması bütünüyle yok edilmiş, PKK’nın içeride ve dışarıda eylem yapabilecek gücü kırılmış ve pasifize edilmiştir. İşte her ne olduysa 2002 yılı 3 Kasım seçimlerinde oldu, AKP denen bir Truva atı seçimler sonucunda iktidara geldi. Bu Truva atı içindeki üç unsur AKP, Gülen Cemaati ve PKK üçlüsü Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Devletin tüm direnç ve TSK dahil olmak üzere tüm stratejik unsurlarını doğrudan hedef aldı.7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerine adeta istikrarı onayla sloganıyla giren AKP iktidarında, gelinen an itibariyle istikrardan hem de aşırı istikrardan her gün ölüyoruz, her gün şehit veriyoruz, her gün analarımızı ağlatıyoruz.

AKP, 17/25 Aralık 2013’e kadar bu yolda Gülen Cemaati ile birlikte yürüdü ve birlikte yürüttüler. Bu süreçte AKP ile Gülen cemaati Ferhat ile Şirin olup bir birleri için Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerine dinamit koydular. Bu dönemde AKP ile Gülen cemaati Leyla ile Mecnun olup birbirlerine oy devşirmek için ölüleri bile dirilttiler. 12Eylül 2010 referandumu için bakın diyordu hoca efendileri “Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda "EVET" oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da..Ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır.” Buna karşılık olarak AKP ne diyordu “ Hocam ne istedinde vermedik?”.

Karşılıklı özlemler, karşılıklı duyguselleri, karşılık övgü ve sevgiler kimi zaman gözyaşı oldu yanaklardan süzülür oldu, kimi zaman özlem oldu, iç dünyalarında seller, fırtınalar kopardı. Bu dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri ve Donanma Silivri Toplama Kampına tıkıldı. Bu dönemde ülkenin bilim adamları rektörleri, aydınları iş adamları, yazarları toplama kampına tıkıldı. Bu dönemde Cumhuriyete, Cumhuriyetin ordusuna ve Türk milletine yönelik “Kumpası”birlikte inşa ettiler.Bu döneme ilişkin olarak geçmişte medyada yer alanAKP’li Başbakanın, Cumhurbaşkanının ve diğer AKP’li yöneticilerin açıklamalarını bir bir okuyun her şeye daha net bir şeklide vakıf olacaksınız.

APO İÇİN KİMLER METHİYE DİZDİ?

İşte burada,bu ülkenin güzel insanları şu soruyu sormalı; 17/25 Aralık’ta ne oldu da bu AKP’lilerin Hoca efendisi birden bire “ paralel yapı” birden bire “ terör örgütü” oldu.

25 Mart 2015’e kadar ise PKK ile birlikte yürüdüler. Bu süreçte İmralı ve Kandil adeta AKP’nin danışma hattı, Öcalan köpeği ise üst aklı oldu. Bu süreçte bakın neler oldu, bir birlerine nasıl methiyeler dizdiler. İşte size Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan: “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var. Mesajları sürecin geleceğini düşünen bir hassasiyeti yansıtıyor.”

İşte size AKP milletvekili Mehmet Metiner: “Öcalan’ın durduğu yer, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayan bir yer. İmralı’da çok anlamlı, çok değerli şeyler söylüyor.”

İşte size bir saray yağdanlığı Yiğit Bulut: “Abdullah Öcalan Ortadoğu'da Türkiye'nin önünü açıyor.”

AKP milletvekili Yasin Aktay: “Öcalan, dünyanın geleceğini iyi okuyup Kürtler’in, PKK’nın önüne yeni hedef koymuştur. Şartlarının iyileştirilmesi talepleri var. Bu talepler normaldir, meşrudur.”

İşte size dönemin Başbakan yardımcısı açılım mimarı Beşir Atalay: “Abdullah Öcalan Kürtler’in lideridir.”

Dönemin bir diğer Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: “Dağa çıkışlar eskiye oranla daha nitelikli hal aldı.”

Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin: “Öcalan bölgenin ve Türkiye’nin reel politiğini daha sağlıklı değerlendiriyor.”

Ve, yandaş kalemler; Nihal Bengisu Karaca: “Bebek katili denen bu kişi çıktı Nevruz’da gerçekten kapsayıcı, insanlara geleceği gösteren ve helalleşme teklifi sunan bir konuşma yaptı.”

Abdulkadir Selvi: “Öcalan bu süreçte sorumluluk bilinciyle hareket ediyor. İlerleyen aşamalarda Öcalan’ın konumunu Türkiye artık tartışmalı.”

Emre Aköz: “PKK bir terör örgütü değildir.” Bunlar sadece bu dönemde yaşananların ufacık bir özeti. İşte bir taraftan tüm bu sözler söylenip ve tüm bu beyanlar yapılırken, bu süreçte hendekler birlikte açıldı, kanallar, dehlizler barikatlar birlikte bombalarla dolduruldu. Ülke içinde PKK tarafından kantonlar, İŞİD tarafından emirlikler kuruldu.Hatta Suriye’den Türkiye’ye tünel kazıldı. Asker kışlasına, polis ise karakola hapsedildi. Devlet tüm kurumları ile pasifize edildi. PKK’ya özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde alan hâkimiyetini sağlaması noktasında müsait ortam yaratıldı. PKK’lı katiller sürüsünün belli sayıdaki köpeği Habur ‘da Savcı, hakim, vali ve kaymakamlarla birlikte devlet töreniyle karşılandı.Oslo görüşmeleri, Dolmabahçe mutabakatları hep bu süreç içinde yapıldı.

OSLO SÜRECİNDE NELER YAŞANDI?

Tüm bu methiyelerin yaşandığı dönemde, bakın size bir örnek daha Millet Gazetesi'nden Bülent Ceyhan haberinde, 7 Şubat'ın yıldönümünde çarpıcı bir iddiayı gündeme getirmişti.“Soruşturma dosyasına giren bilgilere göre; MİT Heyeti KCK'nın sözde yürütme konseyinin 1 Temmuz 2011 tarihli mektubunu Öcalan'a getirdi. Öcalan'ın 6 Temmuz'da yazdığı mektubu ise Kandil'e ulaştırdı. Mektupta 'PKK'ya saldırı emri', 'Halk savaşına başlayın', 'Demokratik Çözüm Sürecine inanmayın', 'Askere en sert cevap', 'Siyasetçileri kaçırın' şeklinde eylem talimatları yer alıyordu. Gazetenin haberine göre, MİT, Öcalan'ın PKK'ya eylem talimatını mektubunu Kandil'e taşıdı, sonrasında PKK tarafından 136 asker öldürüldü.”

Şimdi bakın bu süreçle ilgili olarakiki önemli resmi metinde var biri Oslo mutabakatı, diğeri de Dolmabahçe mutabakatı.AKP’nin, Oslo'da İngiltere'nin hakemliğinde bir mutabakat metni imzalandığını belirten CHP milletvekili Haluk Koç, 12 Eylül 2012 tarihinde bu belgelerle ilgili olarak dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan'a 14 soru yönelttiğini ve cevap alamadığını, 18 Eylül'de ise bu belgeleri kendisinin kamuoyuna açıkladığını biliyoruz.

Konuyu iki örnekle daha açık ve net hale getirelim. Haluk Koç Ekim 2015’te bakın ne diyor, “Protokol burada ve bu AKP-PKK mutabakat metnidir. Üç paragraflık giriş, 9 maddeden oluşan iş bu mutabakat metni, taraflar arasında arabuluculuk yapan hakem devlet temsilcileri tarafından taraflar adına imza altına alınmış ve aslı hakem devlet merkezinde arşive alınmıştır.”Toplantıya iseMİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Yardımcısı Afet Güneş’in katıldığı Oslo görüşmesinde PKK adına Sabri Ok, Mustafa Karasu ve Zübeyir Aydar’ın katıldığı ve görüşmelerin 2,5 yıl sürdüğü ve 5 kez gerçekleştiği iddia edilmişti.

Konuyla ilgili olarak aynı günlerde MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Oslo'da 20 ve 21 No'lu protokol adlı belgelerde vaat edilenler olduğu iddia edilen maddeleri açıkladı. Vural "Oslo mutabakat taslağı 20 ve 21 No'lu protokol adlı belgelerde, Türkiyeliliği esas alan bir anayasa yapılması, demokratik özerklik statüsünün sağlanması, Kürt kimliğinin yeni anayasada yer alması, 'Türk milleti' ibaresinin çıkarılması, Kürtçenin ikinci bir resmi dil olarak kabul edilmesi, terörist başının ilk aşamada ev hapsine alınması, sonra da özgürce toplumsal ve siyasal yaşama katılması, teröristlerin silahsızlandırılarak, mevcut yasalar çerçevesinde toplumun öz savunma gücü ya da yeni bir statüyle demokratik çözüm içinde varlığını koruyacak bir yapılanmaya kavuşması, bunlar protokole bağlanmıştır" dedi. Şimdi bunlar ve Dolmabahçe mutabakatı AKP tarafından inkar edilemedi, inkar edilme gayreti gösterilmesine rağmen bunu başaramadılar. Çünkü hepsi resmi evrak ve belge statüsünde olup, devletin ilgili kurumları tarafından muhafaza altına alınmıştır.

Şimdi burada tekrar soralım 7 Haziran’da ne oldu da, sonrasında ülkemiz kan gölüne döndü? Bunun sorumlusu kimdir, kimlerdir?İşte Türkiye’yi bugünkü duruma getiren bu süreç oldu. Şimdi halkımız bunu iyi okumalı ve sorgulamalıdır.7 Haziran’dan itibaren ülkenin içine sürüklendiği kan gölünün mimarı kimdir, kimlerdir? 7 Haziran’a kadar AKP-PKK arasında nasıl iş birliği vardı, 7 Haziran’da ve sonrasında ne oldu, niye oldu, niçin oldu, ne için ve kim için oldu? Neden her gün 5-6 şehit verilmekte, neden metropoller patlatılmakta?

Bu ülkede bu süreç içerisinde devlete ve millete karşı yapılan tüm ihanetler elbette zamanı geldiğinde bir bir ortaya konulacak ve bunun hesabı en ağır şekilde ihanet şebekelerinden sorulacaktır. Milletlerin tarihlerinde çok özel bir yere sahip olan ve titizlikle kaydedilen bir şey var. Nedir biliyor musunuz? İHANET. Milletlerin tarihleri yazılırken çok önemli bazı olayların detaylandırılmadığını ya da unutulduğunu görürsünüz. Unutulanı veya detayı,aynı dönemde yaşayan diğer milletlerin tarihi vesikalarında taraflı veya tarafsız olarak bulabilmektesiniz. Ancak, hiçbir milletin tarihinde kendisine karşı yapılan ihanetlerin unutulduğunu ya da detaylandırılmadığını göremezsiniz. Çünkü milletler tarihinde en detaylı, en ayrıntılı ve de en sağlam şekilde kayıt altına alınan olaylar, millete ve devlete karşı yapılan İHANETLERDİR. Bu ülkeyi, bu milleti, bu bayrağı ve vatanı sevmenin ağır bir bedeli olduğu gibi, tüm bunlara ihaneti kutsayanların da elbette ödeyeceği ağır bir bedel olacaktır.

ENSAR VAKFI SKANDALI!

Türkiye büyük bir hesaplaşmaya ve felakete doğru sürüklenmektedir. Bu hesaplaşmanın bedeli ağır olacak ama sonuçta Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti devleti bu hesaplaşmadan galip çıkacaktır.


Haberhergün-Sayın Başkan, Geçtiğimiz ay içerisinde Ensar Vakfına ait Yurtlarda yaşandığı iddia edilen ahlak ve insanlık dışı bir olay olarak ülke gündemine yer alan tecavüz olayları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Aile Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun, Karamanda Ensar Vakfına ait yurtlarda veya evlerde 45 çocuğa tecavüz edilmesi iddiaları karşısında “Hizmetleri ile gurur duyduğumuz bir vakıfta, buna bir kere rastlanmış olması, hizmetleri ile ön plan çıkmış bir kurumumuzu karalamak için bir gerekçe olamaz.”Açıklaması, işte bu zihniyetin hem bilinçaltını hem de bilinç üstünü ortaya koymaktadır. Burada anlaşılan o ki, Sayın Bakana ya eksik bilgi vermişler, ya da Sayın Bakan sayı saymayı bilmiyor veya bilinçli olarak olayı basite indirgeyip örtme gayreti içerisindedir.

Şimdi Sayın Bakanın, hizmetleri ile ön plan çıkmış bir vakıfta bir kere rastlandığını ifade ettiği ahlak ve insanlık dışı olayın mağduru 45 çocuk ve tecavüzlerin de ne kadar zamandan beri devam ettiği ise bilinmiyor. Birincisi bu.

İkincisi, 2001-2003 yılları arasında Rize Ensar Vakfı Başkanlığı yapan Mehmet Nuri Gezmiş, 1983-1987 yılları arasında Diyarbakır'ın Kulp ilçesinde öğretmenlik yaptığı dönemde küçük yaştaki erkek çocuklara cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla soruşturma geçiriyor,daha sonra Ensar Vakfı İl Başkanlığına, sonrasında Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne, 2005 yılında Kızılay Rize Şube Başkanlığı görevine getiriliyor, bu görevi yerine getirirken 2 çocuğu daha istismar etmiş ve sonunda tutuklanmış.Yine Ensar Vakfı, Çorum’da çocuklara yönelik cinsel taciz ve cinsel istismar vakası. Artvin’de bir imam hatiplisesinde bir kız çocuğuna tecavüz vakası, hem de Kur ’ani kerim dersi veren aşağılık bir şahıs tarafından. Kayseri’de imam hatip lisesinde Kız öğrenciye tecavüz olayı, yine cami imamı tarafından Kur’an kursunda kız öğrenciye tecavüz edildi iddiası, Diyanet işleri Başkanlığı geçtiğimiz günlerde bu imamı görevden uzaklaştırmıştır. Bu iş bildiğiniz buz dağı misali. Geçmişe doğru medyayı bir taradığınızda böylesi onlarca yüzlerce, binlerce vaka göreceksiniz. 

Dikkat ediyor musunuz? Bu tür tecavüz, cinsel istismar, cinsel taciz olaylarının diğerlerine göre yoğun olarak yaşandığı yerlerin, sözde bir takım İslami vakıf, dernek, yardın kuruluşu altında örgütlenen ne idiğü belli olmayan bir takım kurumlar ve bunlara bağlı yurtlar ve evler olması acaba bir tesadüf mü? Tesadüf değilse bunun arkasında yatan sosyolojik ve psikolojik toplumsal, bireysel etkenler, olgular nelerdir.Bunlara bakmak lazım.

AHLAKSIZLIĞIN SOSYOLOJİK ETKİLERİ


Haberhergün- Sayın Başkan, Bu tür ahlak dışı vakaların ardında yatan sosyolojik ve psikolojik etkenler nelerdir. Neden bu tür vakıf, dernek vebenzeri kurumlar bu ahlak dışı olaylarla birlikte anılmaktadır. Bu konudaki düşünceniz nedir?

Bakın, Toplum kendini oluşturan bireylerle birlikte bir bütündür ve bu nedenle de toplumsal yapı içerisinde bir kişinin zarar görmesi her kesimin zarar görmesi demektir. Diğer bir ifadeyle toplumsal yapı, suç olgusunun gerçekleşme zeminini teşkil etmektedir. Bu anlamda suç mağdurlarının sorunlarının bireysel değil, toplumsal bir sorun olarak algılanması gerekmektedir.Netice itibariyle suçu toplum hazırlar, bireyler işler. Bu nedenle de sosyo-kültürel yapı işlenen suçun niteliğinin ve niceliğinin belirlenmesinde ciddi manada önem arzeder.Yani siz failin suçunu bireysel, hatta suç olarak değil sadece “günah” olarak kabul edip, mağdur olanı toplumsal olarak kabul ederim ayırımını yapamazsınız. Bu anlamda siz, iddia edildiği şekliyle Karamanda 45 çocuğa iki yıl boyunca yapılan tecavüzü toplumsal bir sorun değil de, sadece günah yada bireysel bir suç ve sorun olarak kabul ederseniz, hatta son yılların moda söylemi ile “paralel yapıya” bağlarsanız inanınki bu ülkede bu tür tecavüz ve sapkınlıkları önleyemezsiniz. İşin temeline baktığınızda bu olayların; AKP iktidarının 14 yılda ülkemizde yarattığı bu türden gizli mağduriyetlerin ve karanlık alanların ufacık bir yansıması olduğunu görürsünüz. Bu karanlık alanlarda, mekânlarda işlenen suçu sadece fail ve mağdur bilir. Bu nedenle de suçu ihbar edecek başka bir kimse yoktur.

Bu konu toplumsal iktidar ilişkileri ve birey toplum ilişkilenmesi bağlamında değerlendirilmedikçe bütün söylenenler eksik kalacaktır. Çünkü “birey” ve bireyin neredeyse bütün tercihleri topluma içkindir.Bakın, suçun şahsiliği ilkesi vardır ama bireyi bu suça iten nedenler de toplumsaldır. Ünlü İtalyan ceza hukukçusuBaccaria “Suçu toplum hazırlar, birey işler.” demiş, suç ve toplum arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ifade etmiştir. Sonuç olarak, toplumun suçlu üzerindeki etkileri siyasi, dini, ekonomik, psikolojik veya sosyolojik kaynaklı olabilir. Konuya hangi açıdan bakarsak bakalım bireyin suç işleme yeteneğinin doğuştan kazanılmadığına, bilakis kişiliğin toplum içerisinde zamanla geliştiğine tanık oluruz. Bireyin davranışı, toplumda var olan hâkim değerler sistemindeki normlar tarafından belirlenir ve şekillenir. Kişiyi ve suç işleme iradesini bu denli etki altında bırakan toplumun kim olduğu sorusuna ise birçok cevap verilebilir. Yani sen, ben, onlar, bizler ve hepimiz. Ve ne acıdır ki bu masum çocuklara tecavüz edilirken hepimiz oradaydık.İşte bu noktada asıl sorgulanması gereken 14 yıldır ülkemizde muktedir olan siyasal bir zihniyet ve onun din adına topluma dayattığı, yada dayatmaya çalıştığı hâkim değerler sistemi!Ve bu değerler sistemindeki normlardır! Yanlış anlamayın bu konu tamamen Kur’an dışında bir olaydır. Bu muktedir zihniyetin, Kur’an’la ve İslam’la uzaktan ve yakından hiçbir alakası yoktur. Kur’an tamamen bu tartışmanın dışındadır.

Tekrar konuya dönecek olursak,bu nedenle de çoğu zaman bireysel eylemler ile toplumsal normlar arasındadoğrudan bir bağ vardır. Kimse anasından katil, tecavüzcü, hırsız, sapık ve sapkın olarak doğmaz. Ama bu ülkede bir yıl içinde yaklaşık olarak 14 yaş altı 5000, 14 üzeri 17 yaş arası 6.500 çocuk cinsel suçların mağduru oluyorsa, çocukların cinsel bütünlüğüne karşı yaklaşık olarak yılda 20 bin dava açılmış ise ve her ay Adli Tıp Kurumuna 650 çocuk cinsel istismarı gönderiliyorsa siz bu nokta bu suçları; suçun şahsiliği ilkesi kapsamında bireysel olarak kabul edemezsiniz.Bu suçların faillerini sadece günahkar olarak tanımlayamazsınız. Türkiye dünyada çocuk istismarı sıralamasında 3'üncü sıradaysa neler oluyor diye sorulması gerekmez mi?.Gerçekçi olmak gerekirse bu rakamlar buz dağının sadece görünen kısmı, biz biliyoruz ki çocuk cinsel istismarında adli mercilere tekabül eden rakamlar, yansıyan rakamlar yüzde 10-15, yani olayın boyutunu sizler düşünün. Adliyeye yansımayan, polise bildirilmeyen daha kaç istismar olayı olduğunu Allah bilir.

CEZAEVLERİ DOLDU TAŞIYOR

Şimdi size bir rakam daha vereceğim. Milliyet Gazetesinden Mehveş Evin, 22.11.2012 tarihli yazısında bunu gündeme getirmiştir. “Türkiye, Google arama motorunda childporn/çocuk pornosu, kelimeleriyle en çok arama yapılan ülke. Teen, denilen 13-19 yaş grubu cinsel görüntü aramasında da dünya birincisiyiz. Sokaklarda 50 bin çocuk yaşıyor. Bunların 30 bininin cinsel istismara ve tecavüze uğradığı tahmin ediliyor.Cezaevlerindeki suçluların % 84 ü, çocukken istismar ediliyor.”

Şu tabloya bir bakın; 2002 yılında cezaevlerinde 49 bin 512 olan hükümlü ve tutuklu sayısı, 14 yılda patlama yaparak 156 bin 195’e çıkmıştır. Artık ceza evlerinde bile yer kalmadı, ceza evleri birer toplama kampı haline geldi. Kumarda ve çocuk pornosunda 180 ülke arasında dünyada üçüncü,Basın özgürlüğünde sonlarda 159 uncu sırada yer alıyoruz. Hukukun üstünlüğü sıralamasında ise 120 ülke arasında 80 inciyiz. Son on dört yılda fuhuş ve uyuşturucu 17 misli (yüzde 1700), boşanmalar 28 misli (yüzde 2800) artmış; Rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, kamu malı yağması, kadın cinayetleri, kaçakçılık, terör, hırsızlık, gasp, kadınlara-kızlara ve çocuklara tecavüz ise en çok işlenen suçlar olarak sıralamada en üst sırada yer almakta.Ülkede can ve mal güvenliği kalmadı. Hukuk ve demokrasi mazide kaldı. Fikir, ifade ve inanç özgürlükleri yok oldu.

Şimdi burada da bir sorgu yapalım. Bütün bunlar nerede oluyor? Siyasal İslamcıların, dincilerin 14 yıldır iktidar oldukları bir ülkede oluyor. Bütün bunlar nerede oluyor? Yaklaşık 100 bine yakın camisi ve sayıları binleri bulan İslami cemaat, vakıf ve derneklerin kurulu ve faal halde olduğu bir ülkede oluyor. Neden, niçin?.Peki, bu camiler ve bu İslami cemaatler, vakıflar, dernekler ne işe yarıyor? Bunu anlayabilen oldu mu? Bu camiler bugün hangi amaçla kullanılmakta neye ve kime hizmet etmekte bunu bilen var mı? Bu ilişki tevhid dininin emrettiği şekildeki gibi cami-cemaat (halk)-namaz ilişkisi midir? Yoksa Şirk Dini midir?

Buradan devamla, Ensar Vakfında yaşanan bu ahlak ve insanlık dışı olayın kamuoyundaki yansımalarına baktığımızda; İktidarıyla, muhalefetiyle, yandaş basınıyla hep bir ağızdan bu tür vakaların ve böylesi aşağılık insanların benzerşekilde örgütlenen dernek, vakıf ve kurumlarda da olabileceği ifade edilerek olayın normalize edildiğini görmekteyiz.Hatta adı Furkan Vakfı olan benzer bir diğer vakfın başkanı ise hızını alamayarak olayı Hz. Peygamberin cemaatine kadar götürerek, böylesi aşağılık tecavüzcülerin Hz. Peygamberin cemaati içerisinde de bulunduğunu ifade etmekte, böylelikle olayın kabul edilebilir, sıradan bir olay olduğunu vurgulamakta olduğunu gördük. Sonuç itibariyle Ensar Vakfı’nda cisimleşen durum aynı zamanda“Yeni Türkiye’nin” ekonomik ve politik yanına işaret etmektedir.

"BİR KERE..." MESELESİ

Son 14 yıldır bu ülkenin tüm maddi ve manevi değerlerine, tüm kazanımlarına dağlarına, vadilerine, ormanlarına, sahillerine, kumsallarına, limanlarına, dağına taşına, toprağına ve nihayetinde insanına dinciler tarafından şirk dini adına nasıl tecavüz edildiğine şahitlik ediyoruz. Bu zihniyetin yandaş müteahhitleri bir taraftan milletin .mına koyarken, dinci vakıf ve derneklerde iddia edildiği şekliyle milletin çocuklarına tecavüz edilmektedir. Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir zihniyet ve bu nasıl bir sapkınlık ve sapıklıktır, inananınki aklım hayalim almıyor.

Bakar mısınız, adı Furkan yani Kur’an olan bir vakfın başkanı bu rezilliği, ahlaksızlığı, insanlık dışı hareketi normalleştirmek için Hz. Peygamberi ve onun cemaatini kullanmaktadır. Buradan bu sefil ve zavallı insana şunu sormak isterim ki Hz. Peygamberin cemaati kimdir. Evet kimdir. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’dir. Bilali Habeş’tir. GıfarlıEbuzer’dir.Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, Hz. Talha b. Ubeydullah dır.Hz. Zubeyr b. Avvam, Hz. Sa'd b. EbiVakkas ve Hz. Said b. Zeyddir.Yani bu nasıl bir anlayış, bu neyin kafası anlamakta zorlanıyorsunuz.

Yani bunlar acayip bir zihniyet hırsızlık yaparlar, rüşvet alırlar, zina yaparlar, haram yerler, her türlü insanlık ve ahlak dışı suçlarla yoğrulurlar ondan sonra da çıkarlar “Eee, ne var bunda, bir kere rastlanmış”, yada bunlardan “ Hz.Peygamber’in cemaatinde de vardı” diyerek kendilerini temize çıkartırlar.

"OLUMSUZ TOPLUMSAL SAPMA"


Bu açıklamalara baktığınızda bu türden sözde İslami vakıf ve dernek adı altında örgütlenen yapılarda hakim olan zihniyetin ‘tecavüz’ kelimesinin hatta “çocuklara yapılan tecavüzlerin”ağırlığını algılayabildiğini zannetmiyorum.Bugün ülkemizde mevcut siyasal iktidar tarafından baskılanmış medyaya rağmen, basında çıkan haberlere baktığımızda ülkemizde her türlü tecavüzün akıl almaz bir şekilde üzerinin örtüldüğünü, normalleştirildiğini görüyoruz. Neredeyse toplumsal bir gelenek haline gelmiş. 

Aslında bu bir“olumsuz toplumsal sapmadır.” Bir toplumda veya toplumsal grupta hâkim olan değer ve normlara aykırı davranma hâline toplumsal sapma denir. Toplumsal sapma, niteliği ve sonuçları bakımından ikiye ayrılır: Olumlu ve olumsuz sapma.“Olumsuz sapma” toplum tarafından onaylanmayan rüşvet, hırsızlık, cinayet, cinsel istismar, ekonomik ve cinsel her türlü tecavüz, riya, yalan ve küfürlü konuşma gibi norm dışı davranışları içerir.

Şimdi burada şu hususu da bilmekte fayda var. Çocukların cinsel amaçlı kötüye kullanımları, yani cinsel istismarları çok temel anlamda üç ayrı bileşenden oluşmaktadır. Bu bileşenler; kurbanlar olarak adlandırılan çocuklar, saldırganlardan oluşan istismarcılar ve aracılardan oluşansuiistimalcilerdir. Diğer bir ifade ile Çocukların cinsel suistimali açısından konu değerlendirildiğinde; saldırgan, saldırgana yardımcı olan kültürel, psiko-sosyal etmenler ve mağdurlardan oluşan bir mekanizmadan söz etmek gerekmektedir. Dolayısıyla gündem konusu olan bu vakıflarda ve derneklerde Çocukların cinsel istismarından bahsettiğimizde;istismarcı, mağdur ve suistimalciden oluşan üçlü mekanizmanın varlığını açık ve net bir şeklide görüyoruz. Tüm bu açıklamaların ışığında,suçun işlendiği yer Ensar Vakfına bağlı yurt veya ev ise ve bu durum adli makamlarca düzenlenen iddianameyle de belgeleniyor ise siz burada suçun şahsiliğinden bahsedip “Hepimiz Ensar’ız”diyemezsiniz. Çünkü bunun toplumsal bir karşılığı yoktur. Aslında burada “Hepimiz Ensar’ız”diyenlere sorulması gereken soru; bireysel olanın Vakıfsal olması için daha kaç çocuğa tecavüz edilmesi gerekmektedir.?
Biraz önce de arz ettiğim şekliyle, okuduğumuz, izlediğimiz haberlerde kimi din dersi öğretmenlerinin, Kuran kursu hocalarının,kimi sözde İslami vakıf ve dernek yöneticilerinin, ilahiyat akademisyenlerinin ya da yaşamını dinsel referanslarla kuran, siyasal İslam’ın temsilcileri diyebileceğimiz kimlikteki bazı kişilerin;taciz, tecavüz, pedofili gibi cinsel suçları, talan, rüşvet ve hırsızlık gibi ekonomik suçları işleyenkişiler olduğunugörüyoruz.

Cinsel istismarda bulunan din dersi öğretmeni, tecavüz eden Kuran kursu hocası, çocuk pornosuyla yakalanan İlahiyat profesörü, 45 çocuğa tecavüz eden vakıf eğitmeni gibi, 14 yıldır ülkemizde toplumsal yaşamı sözde bir takım dinsel referanslaragöre düzenleyen, giderek toplumu da dinselleştirme gayreti içerisinde olan bir siyasal iktidarın yönetiminde,ülkemizdeki her türlü cinsel suçların ve sapkınların artışında meydana gelenpatlama her yönüyle dikkatleri üzerine çekmektedir.Bunun nedeni “günah işleme özgürlüğünün” yaratmış olduğu Vatikan tarzı, günah ve tövbe ilişkisine benzer bir mekanizmanın bu camiada da kabul görmüş olmasıdır.


Haberhergün-Sayın Başkan;Ensar Vakfına bağlı yurtlarda yada evlerde yaşandığı iddia edilen tecavüz olayları ile ilgili olarak, benzer yapılanma içerisinde bulunan 150’ye yakın vakıf ya da dernek “Hepimiz Ensar’ız” açıklamasında bulundular. Bu yönde oluşan savunma psikolojisinin arkasındaki etmenler nelerdir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Güzel bir sözümüz var“ Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz”. Aslında doğru söylüyorlar. Onlar kendilerini bizden daha iyi biliyorlar. Çünkü daha öncede izah ettiğim üzere bizler bu tür sapkınlıkların sadece basına, medyaya veya devletin ilgili kurumlarına yansıdığı kadarını biliyoruz. Ama onlar hepsini biliyorlar. Burada bir suçluluk psikolojisi var. Burada yaşanmakta olan suçluluk psikolojisi üzerinden korunan ve korunması dayatılan bir “Totem” var. Totem’e sınırsız ve sorgusuz bağlılık var.Bunlar totemlerinin etrafında toplanırlar. Bu totemi savunurlar.Hâlbuki totem batıldır. Hâlbuki totem Kur’an dışıdır. Bunlar hakkı savunmaları gerekirken ne yazık ki batılı savunmuşlardır. Hem de tüm insani ve ilahi değerlerinden vazgeçerek.

TECAVÜZE UĞRAYAN KENDİ ÇOCUKLARI OLSAYDI...

Şimdi burada, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı teşkilatı kapsamındaki yaklaşık 150 vakfın yönetiminde bulunan şahıslara hemen şu soruyu soralım, iki yıl boyunca tecavüze uğrayan bu çocuklar sizin kendi öz çocuklarınız olsaydı yine bir araya gelip böyle bir açıklama yapar mıydınız? Ya da ne yapardınız? Bu noktada biraz empati istiyorum.

Şimdi bakın Ensar Vakfı’nın da üye olduğu Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Ensar Vakfı’nın İstanbul Fatih’teki Genel Merkezi’nde buluşuyor ve düzenlenen basın toplantısında konuşan vakfın yönetim kurulu başkanı Hamza Akbulut, Ensar Vakfı evinde çocuklara ‘cinsel istismar’ yapıldığı haberlerini anımsatarak, “Yargıya intikal edilmiş olay dolayısıyla, içinde bulunduğumuz bu kuruma karşı da algı operasyonu yapılmaktadır. Bir şahsın suçu dolayısıyla bir kurumun karalanması asla kabul edilemez. Hukukun temel prensiplerine göre, suç ve ceza şahsidir. Her suçlu yaptığının cezasını çeker. Söz konusu menfur olay bahane edilerek, Ensar Vakfı’na yapılan kara propagandayı da kınıyoruz”beyanında bulunuyor. Böylesine aşağılık bir olayla ilgili olarak yapılan bu savunmanın kaynağı Kur’an ahlakı değil, bu savunmanın kaynağı; 14 yıldır ülkeyi yöneten muktedir zihniyetle olan finansal ilişkilerdir. Siyaset üzerinden sağlanan ranttır. Elde edilen ideolojik kazanımların kaybedilmesi korkusudur. Bu türden derneklere ve vakıflara ait yurtlarda veya evlerde yaşanan gizli mağduriyetlerin ve karanlık alanların yaratmış olduğu korkunun metne dökülmüş ifadesidir.Bakın bu finansal ilişkiye ilişkin olarak size çok somut bir örnek; AKP hükümeti 2004 yılında siyasal İslamcıların çalışma ve yayılma alanı olan vakıfların önünü açmak için bir yasal düzenleme yapıyor. 2 Ocak 2004'te Resmi Gazete'de yayımlanan '5035 sayılı bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun' ile bir vergi tanımı olarak 'gıda bankacılığı' yürürlüğe giriyor. Gıda bankacılığı yapan vakıf ve derneklere bu düzenleme ile vergi mahsuplaşma hakkı tanınıyor.
İşte o düzenleme:

“MADDE 14.- 193 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendinin ikinci alt bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki alt bentler eklenmiştir.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün idaresinde ve denetiminde bulunan mazbut vakıflar ile belediyeler dahil diğer kamu kurum ve kuruluşları adına kayıtlı olan, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu nezdinde eski eser tescilli abide eserlerin; bakımı, onarımı, restore edilmesi ve yaşatılması amacıyla abide eserin kayıtlı olduğu kurum ve kuruluşlara yapılan bağış ve yardımların tamamı yıllık beyanname ile bildirilen gelirden indirilir.

Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda maddelerinin maliyet bedelinin tamamı, yıllık beyanname ile bildirilen gelirden indirilir.”
Netice itibariyle Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Yönetim Kurulu üyelerinin bu açıklaması bize dinsiz akıllı ile akılsız dincinin işbirliği içerisinde olduğunu göstermektedir.

Buradan anlaşılan bu türden cinsel istismarların, tecavüzlerin bireyselleştirilerek tıpkı toplumsal zemin gibi kurumsal düzeyde de yok sayılması ve önünün açılması hususudur ki, an itibariyle en tehlikeli olan yer burasıdır. Bu durum sadece bir vakfa veya dini gruba özel değildir. Azımsanamayacak şekilde dünyanın her yerinde otorite figür ve kurumlar istismarcıyı ve istismarın yaşandığı mekanı ve mekanla bütünleşen kurumsal yapıyı korudukça ve onun mağdur üzerindeki hakimiyetine izin verdikçe bu olayların tekraren yaşanmaması imkansız bir durum olacaktır.Buna Ensar vakfı da örnek olarak verilebilir, vakti zamanında çocuk tacizi ile gündeme gelen Katolik kilisesi de. Bahse konu olay üzerinden gittiğinizde ikisini bir birinden ayrıştıran bir şey bulmazsınız. Bu vakfın veya vakfa yakın birkaç kişinin hatta devlet tarafından önemli isimlerin olaya dair açıklamasını okuduğunuzda, ilk tepkilerinin bu iğrenç ve insanlık dışı istismarı münferit, bireysel bir olay gibi değerlendirmek ve istismarcının şahsına indirgemek hatta paralel yapı olarak tanımladıkları bir başka cemaate ihale etmekte olduklarını görürsünüz. Aslında burada bir şark kurnazlığı yapılmaktadır. Bir taraftan bu iğrenç olayı istismarcının şahsına indirgeyerek kendi vakıflarını ya da cemaatlerini temize çıkarma gayreti yürütülürken, diğer taraftan istismarcı üzerinden hareket edilerek olayı paralel yapı dedikleri cemaate ihale etmektedirler. Burada bir şeyi tekraren söylemekte fayda görüyorum, bu tür aşağılık, ahlaksız ve iğrenç olaylar asla ve asla münferit değildir. Tecavüz, taciz, cinsel istismar ve benzeri olaylar asla ve asla birer tesadüf değildir.Bunların arkasında çok ciddi sosyolojik ve psikolojik hem toplumsal hem de bireysel kırılmalar ve travmalar bulunmaktadır. Asıl olan bunların neler olduğu ve nedenlerinin araştırılması hususudur.

Küçücük masum çocukların bedenleri üzerinde cinsel sapkınlık ve sapıklıklarını kurumsal bir çatı altında tatmin edenleri korumaktan çekinmeyenler; 17/25 Aralık’ta “ Eğer Erdoğan çaldıysa İslam’a hizmet için çalmıştır.” diyenlerdir. Ya da “ sana ne çaldıysa benim paramı çaldı” diyenlerdir. Veya“Erdoğan, Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan bir liderdir.” diyenlerdir. Ya da daha ileri seviye de AKP Sancaktepe Belediyesi çalışanı olduğunu belirten bir personelin, Twitter hesabından "Reis-i Cumhurumuz uygun görürse onun zevcesi olabilirim. Sahabe hazretleri de cihat eden Peygamber efendimize zevcelerini ikram etmişlerdir." diyenlerdir. Ya da Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı’nın “Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor. Açıkçası korkuyorum. Her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır. Dünyanın gidişatını göremeyenler okumuşlardır. Okuma oranı arttıkça Türkiye’de olayları tahlil kabiliyeti azalıyor”ifadesinde kendini bulanlardır.Bu zihniyet ve onun temsilcileridir.

İşte Şirk dini kendisini burada da göstermektedir. Hâlbuki tevhid dininin yeryüzüne inen ilk ayeti “ikra” diye başlar. “Oku, seni yaratan Allah’ın adıyla oku.” Nereden nereye geldiğimizi görüyor musunuz?Sana ne çaldıysa benim paramı çaldı noktasından, sana ne tecavüz edildiyse benim çocuğuma tecavüz edildi noktasına geldik. Bu noktadan daha da ötesi var mı bilemiyorum.

"YENİ TÜRKİYE" DEDİKLERİ BU TÜRKİYE İŞTE

Bakın Türkiye öyle bir hale geldi ki, 14 yıldır bu ülkede her türlü yolsuzluk, her türlü hırsızlık, her türlü tecavüz, her türlü sapıklık ve sapkınlık, her türlü ahlaksızlık din perdesi ya da maskesi altında işlenmekte, din perdesi ile korunmakta ve bu toplum buna pirim vermekte, bu zihniyeti ve temsilcilerini ödüllendirmektedir. Korkarım ki bu toplum büyük bir felakete doğru sürüklenmektedir. Ancak bu felaketin nasıl bir musibet olacağını bilemiyorum, sadece şunu söyleyebilirim hep birlikte helak olacağız.

Haberhergün-Sayın Başkan, Ensar Vakfında yaşandığı iddia edilen bu tecavüz olayları, nasıl bir psikolojinin,nasıl bir mantığın neticesidir?



Konu bu türden vakıfların temsil ettiği zihniyet açısından ele aldığımızda; yıllarca bilinçaltında baskıladıkları cinsel fantezilerini ya da cinsel sapkınlıklarını ve finansal ihtiraslarını; iktidarı ve devleti ele geçirdiklerinde, iktidar olmanın verdiği güç ve kudret ile elde ettikleri finansal gücü birlikte kullanarak, AKP İstanbul milletvekili Metin Külünk’ün ifadesiyle kendilerine “günah işleme özgürlüğüne sahip oldukları bir mekân oluşturdular, ortam yarattılar.”ve adını, günah işleme özgürlüğü alanı, mekanıolarak ifade ettikleri bu alanda; her türlü yolsuzluğa, hırsızlığa, ahlaksızlığa, rüşvete, her türlü tecavüze ve cinsel istismara,aşağılık rezil kepaze işlere bulaştılar. Hatta tüm bu sapkınlıklarını “suç” olarak tanımlamaktan çıkarıp günah olarak tanımlayarak“günah işleme özgürlüğü alanı” içine aldılar. Bu manada günah işlemenin şahsi, suç işlemenin toplumsal bir eylem olduğunu kabul ettiğimizde işi Allaha havale etmiş olursunuz.Yani devleti, milleti soyacaksınız, çocuklara tecavüz edeceksiniz, her türlü ahlaksızlığa, yolsuzluğa bulaşacaksınız, kul hakkı yiyeceksiniz, sonrada tüm bunlara bu bizim günah işleme özgürlüğümüzdür diyeceksiniz.

Kur’ani bütün değerleri sermaye birikimi adına, neoliberal kapitalizme piyasa ilahiyatı olarak sunan, servis eden bu zihniyetin, vakıflarında, yurtlarında, evlerinde yaşandığı iddia edilen bu türden sapkınlık ve sapıklıklara günah işleme özgürlüğü adı altında meşruiyet kazandırılmaktadır. Karaman’da iki yıl boyunca tecavüze uğrayan 45 çocuğu eğitim zayiatı olarak niteleyen, yine bu masum çocukları birer şehvet objesi haline getiren bu zihniyetin ve bu zihniyete ait yandaş medyanın okumalarına baktığımızda işte orada adına “ Yeni Türkiye” dedikleri Türkiye’yi görüyoruz.

Şimdi burada bir başka konuya değinmek istiyorum. Özel yaşam ya da mahremiyet, genel olarak kişilerin yalnız başına kalabildikleri, istedikleri gibi düşünüp davranabildikleri, başkalarıyla hangi mekan, zaman ve hangi koşullarda ne ölçüde ilişki ve iletişim kuracaklarına bizzat kendilerinin karar verebildikleri bir mekanı ve bu mekan üzerinden sahip olunan hakları ifade eder. Görünen o ki Ensar Vakfı ve benzeri vakıf veya derneklere ait yurtlarda ya da evlerde böyle bir mahremiyetten söz edilememektedir. Bu nedenle, bu türden eğitim kurumlarına ait eğitim haneler, yurtlar ya da evler; zaman, mekan ve insan ilişkileriaçısından denetimden, denetlenebilirlikten uzak olmaları nedeniyle gizli mağduriyetlerin yaşandığı karanlık alanları bünyesinde barındırmaktadır. Buradan hareketle bu türden vakıf veya cemaatlere ait eğitim hanelerde, yurtlarda ya da evlerde eğitmenlerin veya diğer kişilerin çocuklarla bu derece özel ve karanlık ilişkiler içerisine girmesinin bir diğer nedeni,bu tür yapılanmaların kapalı bir devre içerisinde çağdaş eğitimin yasa ve yönetmeliklerine aykırı bir şekilde zaman, mekan ve insan ilişkileri bakımından gözetimsiz, denetimsiz bir karanlık bir alana veya mekana sahip olmasıdır.

NEDİR BU PARALEL DENEN?

Dolayısıyla bireyin topluluk veya grubun bir mensubu olarak görüldüğü, içinde yaşadığı toplumsal bütünden ayrı bir varlık ve kimlik geliştirememiş olduğu geleneksel toplumsal yapılarda, kurumlarda veya mekânlarda -Tonnies bunu cemaat olarak tanımlar- bugünkü anlamıyla birey’den ve bireyin özel yaşam alanından ya da mahrem alanından bahsetmek neredeyse imkânsızdır. İşte birey olarak kendinize özel bir mahremiyet alanı oluşmamış, oluşturulmamış bu tür yapılanmalarda veya eğitim kurumlarında kişisel mahremiyet alanınıza otorite yada otoriteyi temsil eden kişiler tarafından tecavüz edilebilmektedir.


Haberhergün-Sayın Başkan, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve AKP yöneticileri tarafından devamlı olarak gündemde tutulan ve dile getirilen bu “paralel yapı” meselesi nedir? Bu konuda ki düşünceniz nedir?

Bunun siyaset bilimi açısından teorisine girip halkımızın kafasını karıştırmayalım. Çok basit olarak bana paralel yapıyı tanımlayabilir misiniz diye bir soru sorduğunuzda cevabı; Türk Milletini, Türk Bayrağını, Türk dilini, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölünmez bütünlüğünü, doğrudan veya dolaylı olarak Türkiye Cumhuriyetini ve Cumhuriyet değerlerini ve Türkiye Cumhuriyeti anayasasının ilk dört maddesini hedef alan, tüm bunları ortadan kaldırma çabası ve gayreti içerisinde olan her türlü yapılanmalar,örgütlenmeler paralel yapıdır derim. Buradan ne demek istediğimi siz gayet açık bir şekilde anladınız.

Şimdi AKP’nin tanımladığı paralel yapıya geldiğimizde ise bu yapı; 17/25 Aralık’tır,bu yapı Obama’dır, bu yapı ABD’de Zarraf’ı tutuklayan savcıdır. Bu yapı AB’dir. Bu yapı Putin’dir, Esed’tir. Bu yapı Rus uçağını düşüren pilottur. Bu yapı güneydoğuda asker ve polisimizin şehit olmasına neden istihbaratçılardır.Bu yapı andımızın, istiklal marşımızın okunmasını yasaklayanlardır. Bu yapı TC ifadesini devlet kurumlarından kaldıranlardır. Bu yapı askere polise operasyon yetkisi vermeyen valiler, bürokratlardır.Bu yapı Ensar Vakfında 45 çocuğa tecavüz ettiği iddia edilen eğitmendir.Bu yapı Kur’an kursunda kız çocuklarına tecavüz eden imamdır. Bu yapı Gezi Parkçılarıdır.Bu yapı KCK’dır. Bu yapı İŞİD’tir. Bu yapı PKK’dır.Bu yapı Soma’dır. Bu yapı iş cinayetleridir. Bu yapı faiz lobisidir. Bu yapı ülkemizdeki işsizliktir. Enflasyondur. Bu yapı dış ticaret açığıdır. Bu yapı dış borçtur. Bu yapı Cari açıktır. Bu yapı tarımda rekolte, sanayide üretim düşüklüğüdür. Bu yapı onun bunun önüne yatanlardır. Bu yapı hakara makara diye ayet sallayanlardır. Bu yapı ayakkabı kutularında, hamam keselerinde dolar biriktirenlerdir. Bu yapı kentsel dönüşüm rantçılarıdır.Bu yapı Kadın cinayetlerinin ve tecavüzlerin sorumlusudur. Bazı durumlarda ise bu yapı rüşvet almayanlar, hırsızlık yapmayanlar, devleti ve milleti soymayanlar, milletin a …na koymayanlar, kul hakkı yemeyenler, adaletten ayrılmayanlar ve vatanseverlerdir.Hatta bu yapı R.T.Erdoğan’ı ve AKP’yi iktidardan düşürmek isteyen herkestir. Bu yapı MHP’dir, CHP’dir. Hatta bu yapı aklınıza gelebilecek her şeydir. Yani kötü olan her şeyin sorumlusu.Bu mantığaargoda “yersen kirshen” denir.

YENİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÇALIŞMALARI

AKP açısından benim anladığım, bu paralel yapı dedikleri şey; Her türlü siyasal kirin, rezilliğin, her türlü yolsuzluğun, ahlaksızlığın, hırsızlığın, rüşvetin, her türlü tecavüzün,her türlü terörün, her türlü soygunun ve kumpasların sorumlusu olan hilkat garibesi bir yapı veya örgüt. Bildiğiniz transformer. Her kılığa, her yapıya bürünebilen bir varlık. Ya da kullandığınızda sizi her türlü kirden, her türlü günahtan ve her türlü suçtan temizleyen, arındıran nano teknoloji ürünü bir deterjan.Peki, o zaman sormak lazım AKP kim?


Haberhergün-Sayın Başkan,mevcut anayasal zeminde ülkemizde tali kurucu iktidar olan TBMM yeni bir anayasa yapabilir mi, mevcut anayasayı değiştirebilir mi? TBMM tümden yeni bir anayasa yaparsa ne olur. Bir de mevcut anayasamızın değiştirilemez olan ve değiştirilmesi teklif edilemez olan maddeleri bu kapsamda kaldırılır ise ne olur?

Bir devletin anayasası, o devletin temel yapısını, örgütlenişini ve işleyişini düzenleyen kuralları gösterir. Yani bir devletin temel yapısına, örgütlenişine ve işleyişine, ekonomik ve toplumsal hayatın işleyişine, bireylere sağlanan temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ve korunmasına ilişkin hukuk kurallarını koyan temel metinlerdir. Bir devletin siyasal biçimi anayasasında görülür. Nerede bir devlet varsa, orada bir anayasa vardır. Anayasa aynı zamanda devleti oluşturan güçlerin de yasal kaynağıdır. Bu manada yeni bir anayasanın ortaya çıkması iki biçimde olmaktadır. Bunlardan biri yeni bir devletin kurulması, buna örnek olarak 1787 de Amerika Birleşik Devletlerinin ve 1921’de Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasını örnek verebiliriz. Diğeri de var olan bir devletin kuruluşunu yenilemesidir. Buna örnek olarak 1917 yılındaki Rus devrimini verebiliriz. Dolayısıyla devlet kurmak yeni bir anayasa yapmak demektir. Var olan hukuk sisteminin yerine, yeni bir hukuk düzeni koymaktır. Çünkü devlet ve anayasa birbiri ile sıkı ilişki içinde olan iki kavramdır. Anayasanın olabilmesi için, devletin olması gerekir. Devletsiz anayasa olmaz.

İşte Enderun devşirmesi olarak tanımlayabileceğimiz bu zihniyet “Yeni Anayasa” adı altında başlatmış olduğu çalışma ile mevcut anayasanın tümünü değiştirmeyi planlamaktadır. Burada önemli bir nokta var. Eğer mevcut anayasanın tümünü-özellikle ilk dört maddesi de dahil olmak üzere- kaldıracak yeni bir metinle ortaya çıkarsanız, yukarıda izah ettiğimiz şekilde demek ki siz yeni bir devlet kurma niyetindesiniz. Yani Türkiye Cumhuriyeti devletini ve onun kuruluş felsefesini tümüyle ortadan kaldırarak, birlikte hareket ettiğiniz unsurlarla, işbirlikçilerle yeni bir devlet kurma gayreti içerisindesiniz. Bu gün ülkemizde AKP tarafından “Yeni Anayasa” adı altında başlatılan çalışmaların temel noktası ve hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmak ve onun yerine federatif bir devlet kurmaktır. 

Anayasada,içinde yaşanılan devrin sosyal, siyasal, ekonomik, hukuksal ve toplumsal ihtiyaçları çerçevesinde zaman içerisinde gerektiğinde gerekli değişiklikler yapılabilmektedir. Nitekim bu manada ülkemizde de 1982 anayasasında gerekli değişiklikler yapılmıştır. Toplam 170 küsür maddeden oluşan 1982 anayasasınınyüzden fazla Maddesi değiştirilmiştir. Ancak bunu daha da ileri götürüp, yine anayasanın bir başka hükmü ile güvence altına alınan ve değiştirilmesi dahi önerilemez olan ilk üç maddesinin de kaldırılması yönündeki teşebbüs, kurulu bir devleti bütünüyle ortadan kaldırmaktır ki, böyle bir teşebbüste bulunmanın bedeli çok ağır olacaktır. 

Burada önemli olan mesele anayasaların yapılması ve değiştirilmesi hususudur. Ben anayasa hukuku uzmanı değilim, ancak almış olduğum eğitim ve konuya olan ilgim nedeniyle bazı hususlara ışık tutmaya çalışacağım.Anayasa hukukunungenel teorisine baktığımızda anayasaların yapılması ve değiştirilmesi konusunda ortaya çıkan iki unsurdan birincisi “anayasayı yapma”, diğeri ise “anayasayı değiştirmedir”. Buradan, anayasa yapma yetisine sahip kurucu iktidarın, “aslî kurucu iktidar”ve anayasayı değiştirme yetisine sahip iktidarın ise “tali kurucu iktidar”olduğu şeklinde ikili bir ayırım ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla aslî kurucu iktidarın, yeni bir anayasa yapma, tali kurucu iktidarın ise mevcut anayasada değişiklik yapma iktidarı olduğunu görmekteyiz.

Burada kendisine kurucu iktidar dediğimiz güç,anayasayı kuran,meydana getiren iktidardır. Ancak, bu iktidarın yanında anayasa tarafından kurulanve hukuk yazınında adına tali kurucu iktidar denilen iktidarlar da vardır. Ülkemizde ki kuvvetler ayrılığı ilkesine göre Anayasa tarafından kurulan yasama, yürütme ve yargı gibi olağan devlet iktidarlarını, bunların dışında bulunan, onlardan üstün olan ve onları kuran kurucu iktidardan ayırmak gerekir. Böylece“kurucu iktidar ”ile “kurulmuş iktidarlar ” arasında bir ayrım yapılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu manada baktığımızda AKP hükümeti yürütme erki olarak kurulmuş bir iktidardır ve bu gücünü kurucu iktidarın yapmış olduğu anayasadan almaktadır.Diğer bir ifade ile tali kurucu iktidar da bir “kurulmuş iktidar”dır; yani bu iktidarın oluşumu ve çalışma usulü aslî kurucu iktidar tarafından anayasa ile belirlenmiştir.

Peki; Asli Kurucu iktidar nedir, kimdir? Asli Kurucu İktidar aslında hukuk dışı bir iktidardır. Bu tür iktidar, “hukuk boşluğu ” ortamında meydana gelmektedir. Hukuk boşluğu ise ya baştan itibaren vardır; ya da sonradan yaratılmıştır.Eğerhukuk boşluğu baştan itibaren mevcut ise bu boşluk ortamında beliren aslî kurucu iktidar yepyeni bir anayasa yapar. Bu durumda Aslî kurucu iktidarın yaptığı yeni anayasadan önce gelen bir anayasa bulunmamaktadır. Bu durumda aslî kurucu iktidar, yeni bir anayasa yapmak için kendisinden önce var olan eski bir anayasayı kaldırmamış, var olanhukuk boşluğundan yararlanarak yeni bir anayasa yapmıştır. Bu halde aslî kurucu iktidarın yaptığı anayasa devletin ilk anayasası olmaktadır. Bu tür hukuk boşlukları, bağımsızlık mücadelesi sonucunda sömürgelerin bağımsızlığa kavuşması, bağımsız devletlerin birleşmesi, bir devletin birden çok bağımsız devlete ayrılması gibi yeni bir devletin kurulması durumlarında ortaya çıkmaktadır.

TALİ KURUCU İKTİDAR

Sonradan yaratılmış (Burada önemli olan hukuk boşluğunun kimler tarafından nasıl ve ne için yaratıldığıdır.) hukuk boşluğu ortamında beliren aslî kurucu iktidar ise yeni bir anayasa yapmak, yeni bir hukuk düzeni kurmak için, kendisinden önce var olan anayasayı ortadan kaldırarak bir hukuk boşluğu yaratır; sonra, bu hukuk boşluğunu yaptığı yeni bir anayasa ile doldurur. Bu halde yepyeni bir devlet kurulmamakta, mevcut devletin kuruluşu yenilenmektedir.Bu tür hukuk boşlukları, halk devrimleri, hükümet darbeleri, iç savaşlar vb. gibi durumlardan sonra ortaya çıkmaktadır. Mevcut siyasal rejimin yıkılmasıyla oluşan hukuk boşluğunda ortaya çıkan asli kurucu iktidar, ilk olarak; kendinden önceki “anayasayı ilga ” ederek; hukuk boşluğu yaratır. Sonra yaratığı bu hukuk boşluğunu yeni bir anayasa yaparak doldurur. Aslî kurucu iktidar, bu halde yeni bir devlet kurmamakta; siyasal rejimi değiştirerek kendisine yeni bir hukuksal zemin veya yeni bir hukuksal düzen kazandırmaktır.

Tali kurucu iktidar ise; asli kurucu iktidar tarafından meydana getirilen bir anayasayı, yine o anayasada öngörülmüş usul ve esaslar dâhilinde değiştirebilme yetisine sahip olan iktidardır.Bu iktidarın sahibinin kim olduğu, biçimsel, zamansal ve içeriksel sınırlarının neler olduğu, anayasayı değiştirme yetkisini nasıl ve ne şekilde kullanacağı ise, kendisini var eden asli kurucu iktidar tarafından meydana getirilen anayasalarda belirtilmektedir. Bu durumda asli kurucu iktidar kendisini değiştirme yetkisini,yine kendi kurduğu organlardan birine, örneğin ülkemizde olduğu gibi belirli şartlar altında yasama organına(TBMM) verebilmektedir. Kısaca, tali kurucu iktidar; asli kurucu iktidarın yapmış olduğu anayasada belirtilen usul ve esaslar dahilinde kendisine hukuksal bir zemin bulur. Diğer bir ifade ile tali kurucu iktidar, varlığını asli kurucu iktidara borçludur.

Bu noktada, yetki kargaşasına meydan vermemek bakımından, öncelikle yeni anayasa yapma işinin aslî kurucu iktidarın, mevcut bir anayasada değişiklik yapma işinin de tali kurucu iktidarın yetkisinde olduğunu bilmemiz gerekir. İşte ülkemiz gündemini işgal eden yeni bir anayasa yapma çalışmalarının asıl kilitlendiği nokta burasıdır. Yani, yeni bir anayasa yapma işi, mevcut anayasamızda tali kurucu iktidar olarak tanımlanan ve çoğunluğu elinde bulunduran AKP ve sütkardeşi olanHDP’nin de içinde bulunduğu TBMM’nin miyoksaaslî kurucu iktidarınmı?

Tali kurucu iktidarın bu yönde bir irade beyan etmesi, yani tali kurucu iktidar mevcut anayasayı tümden değiştireceğim dediği zaman, kendisini hukuken var eden hukuksal zemini, kendisini var eden anayasayı ortadan kaldırarak hukuk dışı bir boşluk yaratmaktadır. Kendisini hukuk dışına taşımaktadır. Var oluşunun Hukuksal dayanağını ortadan kaldırmaktadır. Böyle bir durum ise sonradan yaratılmış hukuk boşluğu meydana getirir. Bunun manası ise, bu boşluğu yaratanların ya bir halk devrimi yaptığı ya da hükümet darbesi (sivil veya askeri olabilir) veya mevcut devlet rejiminin fiilen kökten değiştirilmesi eyleminde bulunduğudur. İşte AKP’nin “Yeni Anayasa” dediği budur.

Özetle; tali kurucu iktidar; asli kurucu iktidar tarafından yapılan anayasa tarafından kurulmuş iktidar olarak kendisini var eden mevcut anayasayı bütünüyle ortadan kaldırıp yani ilga edip yerine yeni bir anayasa yapamaz. Yapar diyor iseniz, bu mantık doğrultusunda 1980 askeri darbesini yapan Kenan Evren ve arkadaşlarının bugün yargılanmaması gerekirdi.

Tali kurucu iktidar,anayasamızda yer alan ve değiştirilmesiyasak olduğu gibi bu yönde bir teklifin dahi yapılamayacağı yasak olan maddeler dışında anayasanın geriye kalan maddelerinde değişikliğe gidebilir. Ancak bu şekilde yapılan bir işlem tali kurucu iktidarı, aslî kurucu iktidar haline getirmez;Çünkü asli kurucu iktidarın meydana gelebilmesi için ortada oluşan bir hukuk boşluğu yoktur. Anayasanın bütün maddeleri, değiştirilmesi yasak olanlar hariç, yine o anayasanın öngördüğü usulde tali kurucu iktidar tarafından değiştirilebilir. Bu durum ise mevcut anayasamızın 175 inci maddesini işaret etmektedir.

Konuya mevcut anayasamız açısından bakacak olursak, TBMM’nin anayasa değişikliği sürecindeki görev ve yetkisi, 1982 Anayasasının 175’nci maddesiyle belirlenmiştir. Bu maddeye göre Türkiye’de tali kurucu iktidarın, yani anayasayı değiştirme yetkisinin TBMM, Cumhurbaşkanı ve halk arasında paylaştırılmış olduğunu görmekteyiz. Anayasa değişikliği sürecinde iradesini açıklayan bu organlar (TBMM, Cumhurbaşkanı ve halk), Türkiye’de bir aslî kurucu iktidar değil, tali kurucu iktidardırlar. Zira bunlar, 1982 Anayasası tarafından kurulmuş ve yetkileri yine bu anayasa tarafından kendilerine verilmiştir. Birer kurulmuş organ olarak, kendilerini kuran anayasayı ilga etme ve yeni bir anayasa yapma yetkisine tali kurucu iktidar olarak sahip olamazlar. 

Bu noktada tali kurucu iktidar olan TBMM’nin yeni bir anayasa yapabileceğini düşünenler veya bu yönde görüş beyan edenler olabilir. Peki böyle bir durumda, 1982 Anayasası nasıl yürürlükten kaldırılacaktır.?1982 anayasasını yapanlar, kendilerinden önceki anayasayı ilga etmeleri nedeniyle bugün yargılanmışlardır. Kendisini var eden hukuksal zemini ilga eden tali kurucu iktidar bu defa kendisine nasıl yasal bir zemin bulacaktır.?,Yapacağı yeni anayasayı hangi hukuksal zemin üzerine oturtacaktır.?Dolayısıyla yeni bir anayasa yapacak olan tali kurucu iktidarın biraz önce belirttiğim üzere öncelikle yürürlükteki anayasayı ilga etmesi gerekmektedir. Yürürlükteki anayasa ilga edilirse bakın ne olur.Dayanağı olan anayasayı bütünüyle yürüklükten kaldıran bir meclis, kendi hukuki varlığını da ortadan kaldırdığı için yeni anayasa olarak ortaya çıkaracağı yazılı metin de hukuken yokluk ile maluldür.

Tüm bu hususları yok sayıp mevcut anayasayı ilga edip yeni bir anayasa yaparım diyorsanız. İşte bunun askeri darbelerden bir farkı olmaz. Bu defa darbeyi yapan sivil bir hükümet olur. Sizden önce anayasayı ilga ederek yeni bir anayasa yapanlarla aranızdaki fark nedir? Yani, hukuk yazınında bir devletin anayasasının o devletin silahlı kuvvetleri tarafından ilgası darbe olur da, sivil bir hükümet tarafından ilgası darbe olmaz diye bir hüküm mü var. Böyle bir düşünce Cumhuriyet tarihindeki tüm askeri darbeleri yasal hale getirmiş olur. Suçun ve cezanın tespitinde asker ve sivil ayırımı mı var? Bakın, Anayasanın ilgasına ilişkin olarak evrensel hukuk yazınında asker ve sivil ayırımı diye bir ayırım bulunmamaktadır. Dolayısıyla suçu ve cezayı belirleyen, suça konu olan eylemdir. Yaptığınız eylem bir suç teşkil ediyorsa bunun karşılığı olarak cezası da vardır. Suçsuz ceza, cezasız suç olmaz.

Yürürlükteki Anayasaya göre seçilmiş ve yürürlükteki Anayasaya göre çalışmakta olan TBMM, nasıl olacak da, kendisinin varlık sebebi olan, kendisini kuran Anayasayı yürürlükten kaldıracaktır? TBMM’nin kendisini kuran Anayasayı ilga etmesi, bizzat kendisini de ortadan kaldırması anlamına gelir.

Bu bağlamda, 1982 Anayasası bugün yürürlüktedir. Yeni bir anayasa yapmak için, önce bu Anayasanın bütünüyle yok edilmesi gerekir. 1982 Anayasasını ilgaya teşebbüs ve anayasayı ilga eden her işlem suç teşkil eder.TBMM çatısı altında yapılacak böyle bir işlem Meclis darbesi olur.Eğer 1982 Anayasası TBMM tarafından bütünüyle yürürlükten kaldırılır ise yani ilga edilirse, artık hukuken Türkiye’de sivil bir ihtilalin, darbenin olduğunu ve TBMM'nin asli kurucu iktidarı eline geçirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Böyle bir durumda TBMM'nin üyesi olan milletvekilleri ile askeri darbe yapan subaylar ve generaller arasında hukuken hiç bir fark bulunmamaktadır.Sonuçta sizde bir başka tali kurucu iktidar tarafından yargılanırsınız. Bir zamanlar hükümeti iskata teşebbüs etmekle suçlananlar Silivri Toplama kampında yargılanırken, Anayasayı yani devleti iskata teşebbüs edenlerin yargılanmayacağının garantisini size kim verebilir.

Ayrıca belirtelim ki, Türkiye’de birilerinin yürürlükteki Anayasayı ilga etmeye ve bu şekilde bu Anayasa ile kurulmuş olan yasama, yürütmeve yargı organlarını ortadan kaldırmaya veya bunların anayasal görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs etmeleri,aynı zamanda ceza hukuku bakımından da suç teşkil etmektedir. Peki, tali kurucu iktidar anayasayı tümden ilga ederse ne olur sorusunun cevabı ise 765 sayılı Türk Ceza Kanunun 146'ncı maddesinde tanımlanan suçtur. Adı geçen madde "Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs" etmeyi cezalandırmaktadır.Unutmayalım ki Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 1961 Anayasasını ilga etmek suçundan yargılanmışlardır.

MHP'DE NELER OLUYOR?

Burada asıl mesele, mülkün tapusuna el uzatılıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk'ün mülkü olmaktan çıkarılmayateşebbüs edilmesidir ki, işte İbnHaldûn bu noktada,şöyle bir ikazda bulunur: "Bu mülkiyete, yâni mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar.”


Haberhergün-Sayın Başkan, 8 Nisan’da Mahkeme Kurultay için Kayyum heyeti atadı. MHP açısından kongre süreci başladı. Bu manada MHP’de neler oluyor, MHP nereye gidiyor? Ülkücülerin bu süreçteki tepkisi ne olacak?

Konu aslında ülkemizin sahip olduğu demokrasi kültürü ile yakından hem de çok yakından alakalıdır. Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu ile yakından alakalıdır. Millet olarak hala Osmanlı’dan kalan tek adamlık psikolojisinden kurtulamadık. Bu husus halen Türk siyasal hayatında aktif olarak siyaset yapan bütün siyasal partiler açısından aynıdır. Ve tüm siyasal partilerde mutlaka ama mutlaka mevcut yönetime muhalif grup ya da gruplar da bulunur. Ancak burada bir tek fark var oda iktidarda bulunan partilerin durumudur. Bu partilerdeki muhalif grup yada gruplar iktidarın gücü ve iktidar olmanın teşkilat üzerinde yarattığı baskılama neticesinde ortaya çıkmazlar, çıkamazlar. Zaten parti iktidardadır. Bu nedenle de muhalif grupların ellerindeki en büyük koz alınmıştır. İşte MHP’de yaşanmakta olan durum tam da bunun tersidir.

Bakın Türkiye AKP iktidarında bir dağılma ve yıkılma dönemine girmiştir. Yaşanmakta olanlar Türkiye’nin önünde artık öyle uzun bir zamanın kalmadığının kanıtıdır.Hele Türkiye'yi böyle bir maceraya sürükleyenlerin durumun vahametini idrak edemediklerini görünce Ülkücülerin endişeleri bin kat daha artmaktadır.Ve Ülkücüler olarak artık korkmalıyız, sevdiklerimizi kaybetmekten korkmalıyız, vatanımızı kaybetmekten korkmalıyız. Emperyalizmin önünde aşağılanmış durumlara düşmekten, binlerce yıl dalgalandırdığımız şehit kanları ile boyanmış al bayrağımızın bir bez parçası haline getirilmesinden korkmalıyız. Bu şafaklarda yüzen al sancağın sönmesinden korkmalıyız. Evet, Türkiye’yi, bu güzel ülkeyi kaybetmekten korkmalıyız. İşte bu korkular ki bizi dava adamı yapar. Ülkücü yapar.Ancak, bu korkular bizi tedbire ve her daim uyanık kalmaya mecbur eder.

Ülkücüler olarak bizim hedefimiz, Türk mil¬letinin kendi kaderini tayin etme yetisini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmesidir. Ve bir ülkücü için ebedî saa¬det hür ve bağımsız bir milletin mensubu, vatandaşı olarak yaşamaktır. Ülkücüler için asıl birinci dereceden önemli olan husus, Türk milletinin bekası, hürriyeti ve istiklâli, yâni, varlığının muhafazası, müdafaası ve idâmesidir. Kendi öz vatanında kendisini yani kendi kaderini hür iradesiyle tayin etmesidir.



İşte bu kritik dönemde sorulması ve üzerinde derinlikle düşünülmesi gereken konu, Türk Milliyetçilerinin ve Ülkücülerin bu süreçte nasıl bir tepki koyacaklarıdır. Aslında tamda bu noktada MHP’de yaşanmakta olan Olağanüstü kongre süreci, ileride vuku bulacak siyasal tepkinin öncülleridir. Bu süreçte MHP’ye sahip çıkacak olanlar Türk Milliyetçileridir. Ülkücülerdir. Ülkü Ocaklarıdır. Vatansever halkımız ve milletimizdir.

İşte bu nedenle, bu süreç içerisinde ve sonrasında hiçbir ayrılıkçı unsur ile birlikte Türk Milliyetçiliği davasına gönül vermemiş eyyamperestleri bu hareket içerinde barındırmayız. Kurt postuna bürünmüş itlere ise hiç mi hiç aman vermeyiz. Bunu da ilanen buradan söylüyorum.Farklı niyetlerin, farklı amaçların ve farklı odakların temsilcileri olanlar ise sakın bu işe girişmesin.

Dolayısıyla, Türk siyasal hayatında şöyle geçmişten günümüze doğru bir yolculuk yaptığımızda; yıllarca iktidarı elinde tutan birçokpartinin zaman içinde küçülerek siyaset mezarlığına defnedilmişolduğu bir ülkede, hâlâ şaşılacak şekilde gücünü koruyan, Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun ifadesiyle“bir sert çekir¬dek tabana da sâhip olan” MHP açısından içinde bulunulan durum, Türk Milliyetçilerinin ve Ülkücülerin büyük hedefleri ile mukayese edildiğinde hiç de başarı olarak nitelendirilebilecek ve gelecek için ümit verebilecekbir gelişme olarak kabul edile¬mez; Çünkü bu kadar iddialı ve bu kadar inançlı ve bu kadar samimi, bir o kadar da vefakâr bir sert çekirdek tabana dayanan siyasalbir hareketin 50 yıla yaklaşan bir süreçte hâlâ tek başına iktidar olamaması vebu güne kadar kazanılamayan başarının bundan sonraki kaç kaç yılda kazanılacağına ilişkin bir niyetinde, öngörünün de ortaya konulamamış olmasıdır ki, Olağanüstü kongre sürecini tetiklemiştir.

Aslında burada bir paradoks var. Doktrininde, parti programında ve düşünce yapısında kendi milletine en yüksek de¬ğeri verdiğini ilan eden siyasi bir hareketin, kendi milletinden görmekte olduğu bu muameleyi bir paradoks olarak algılıyorum.Bu paradoksun iki bileşeni var, biri bu hareketin liderliğini yapan siyasal parti, diğeri ise millettir. Şimdi burada sorun kimde? Bu sorun tıpkı ülkemizin bir türlü aşılamayan, çözüm bulunamayan kronik işsizlik sorunu gibi. MHP’nin kronik iktidar olamama problemi. Evet, soruyu tekrar soralım. Sorun kimde MHP’de mi, millette mi?Benim bu konudaki değerlendirmem, bu güne kadar üretilen siyasetin niteliğinin ve niceliğinin toplumda istenilen karşılığının olma¬ması ve buna karşılık olarakhalkın siyasi talep ve beklentilerinin de istenildiği şekilde MHP’de karşılık bulamamasıdır.

Son 14 yıllık süreci ela alırsak, MHP hem yerel yönetimlerde istenilen başarıya ulaşamamış hem de genel seçimlerde iktidar olamamış hatta ana muhalefet partisi dahiolamamıştır. İşte bu durum teşkilat içerisindeki muhalif grupları harekete geçirmiştir. Özetle, MHP içerisindeki muhalif kanat,genelde 2002 yılından itibaren süre gelen 14 yıllık süreç özelde ise 1 Kasım seçimlerinden sonra alınan sonuçlar itibariyle, bunun sorumlusunun mevcut yönetim olduğu inancıyla hareket ederek, MHP’yi iktidara taşımak amacıyla Olağanüstü kongre çağrısı yapmıştır. Netice de bu çağrı karşılığını hukuki zeminde bulmuştur. Gelinen noktada MHP, bu hukuk zeminde Kayyum marifetiyle olağanüstü kongreye götürülmektedir.

Konuyu çok fazla dağıtmadan toplu bir şekilde izah edecek olursak, halen MHP’de yaşanmakta olan durumu yine içsel, yani parti içi, teşkilat içi nedenler ve dışsal nedenler olmak üzere iki başlık altında açıklayabiliriz. Bunlardan birincisi olan İçsel nedenleri irdelediğimizde;

Genel Merkez Yönetim mekanizmaları olan Başkanlık Divanından, Genel Başkan Yardımcılarına, Merkez Yönetim Kuruluna, Merkez Disiplin Kurulundan Yardımcı Kurul ve Komisyonlara kadar tanımlayabileceğimiz yönetim mekanizmaları acaba ülkücüler adına, Türk Milliyetçiliği adına ve Türk Milleti adına nasıl bir siyaset üretmişlerdir. Ya da üretildiği söylenen siyasetin toplumsal karşılığı olmuş mudur, olduysa ne kadar olmuştur.Diğer bir taraftan da üretildiği söylenen siyaset, İl ve İlçe Teşkilatları üzerinden halka, millete ne derece yansıtılabilmiştir.


Bakın siyasetin içerisinde aktif olarak bulunan, yani tabela partisi olmayan bir siyasal harekette; Genel Merkezin samimiyeti, Genel Merkezin sinerjisi ve enerjisi, Genel Merkez organları arasındaki koordinasyon ve işbirliği, Genel Merkezin siyaset yapma noktasındaki analiz ve sentez yetisi ile siyasal hareketin savunmuş olduğu temel değerler ve ilkeler üzerinden hareketle kendisine yönelik saldırıları, siyasi nezaket kuralları içerisinde bertaraf edebilecek politik argümanlara ne derece sahip olduğu veya bu noktada ne derece politik argüman üretebilme kabiliyetine sahip olduğu hususları ciddi manada önem arz etmektedir. Diğer bir husus ise sıraladığımız bu unsurlar üzerinden oluşturulan politik mesajın İl ve İlçe teşkilatları üzerinden ne derece millete ulaştırılabildiği veya milletten alınan mesajların ya da tepkilerin yine bu mekanizma üzerinden ne derece sağlıklı ve etkili bir şeklide Genel Merkeze ulaştırıla bilirliğidir.Aslında ifade etmek istediğim konu şu, halk ile siyasal bir hareket arasındaki bağı, networku kuran, sağlayan mekanizma Genel Merkez teşkilatı ile İl ve İlçe teşkilatlarıdır. Bu mekanizmanın sağlıklı, bilinçli, samimi ve öz verili bir şekilde kişisel hırs ve ihtiraslardan arındırılmış, kolektif bir yapı içerisinde çalışması, neticede başarıyı yani iktidarı getirecektir. Kişisel “Ben” yerine “Biz” ikame edilecektir. Bu noktada birde siyasal hareketin başında bulunan liderin siyaset yapma becerisi ve anlayışı ile kitleleri hareket geçirebilme yetisi de önem arz etmektedir.
Tüm bu açıklamalardan sonra esas konumuza gelecek olursak halen MHP’yi yöneten başta Sayın Genel Başkan Devlet Bahçeli Bey olmak üzere mevcut yönetim mekanizmalarının,genel merkez ve taşra teşkilatları dahil olmak üzere bugüne kadar MHP adına yürütmüş oldukları siyaset acaba kendilerini tatmin etmiş midir?Bu güne kadar üretilen siyasetin halk nezdinde karşılığı ne olmuştur. Yada halk nezdinde hem nitel hem de nicel olarak ne kadar karşılık bulmuştur.Netice itibariyle orta da siyasal bir başarısızlık var. Bir siyasal parti açısından amaç iktidar olmaksa ve de 14 yıllık süreçte iktidar olunamamış ise o zaman burada siyasal bir başarıdan bahsedilemez.

Dışsal nedenlere baktığımızda ise işin asıl önemli boyutunun buradan kaynaklandığını görmekteyiz. Yakın dönemi esas aldığımızda, halen Türk Siyasal hayatında bulunan siyasal partilerin AKP’den CHP’ye ve HDP’ye kadar hepsinin, başta ABD hükümeti ve istihbarat teşkilatları olmak üzere okyanus ötesi düşünce kuruluşları, küresel ekonomik ittifaklar, dernekler ve örgütlerle devamlı temas halinde olduğunu, bunların tavsiye ve talimatlarına uygun davranışlar sergilemekte olduğunu, bu teşkilatlar nezdinde bir icazet kapma gayreti içerisinde olduğunu görmekteyiz.Hatta parti programları ve tüzükleri bile bu kuruluşların öneri ve talimatları kapsamında yazılmaktadır.İşte MHP bu noktada siyasal rakiplerinden ayrılmaktadır. Çünkü MHP tüm bunlardan uzak bir şekilde bu tür teşkilat ve örgütlerle de bu türden organik ilişkiler içerisine girmeden, Türk milletinin milli ve manevi değerler manzumesinin tamamını benimseyerek ülkemizde siyaset yapma gayreti içerisindedir.

Dolayısıyla HDP’yi dışarıda tuttuğunuzda MHP, bir taraftan 14 yıldır ülkemizde iktidar olan AKP, diğer taraftan da ana muhalefet partisi olan CHP arasında baskılanmıştır. Her iki partinin temel siyaset mekanizması MHP seçmeni üzerine kurgulanmıştır. Ancak mevcut MHP yönetimi ise partiyi bu baskılamadan çıkarabilecek siyasi taktikleri, becerileri ve argümanları ne acıdır ki bu güne kadar geliştirememiştir. Bu kurguyu ve baskılamayı bu güne kadar en iyi şekilde kullanan AKP olmuştur. Zaten derinlemesine yapılan kamuoyu yoklamaları bu durumu bilimsel olarak ta ortaya koymakta ve seçmen geçişgenliğinin en yüksek olduğu iki partinin AKP ve MHP olduğu sonucuna varılmaktadır. Yine bu konuda yapılan diğer bir çalışma ise ülkenin mevcut konjontürel yapısında MHP’nin oy yüzdesi olarak ulaşabileceği değerin % 25-30 aralığında bulunduğu gerçeğidir. İşte bu nedenledir ki özellikle AKP tüm siyasi propaganda tekniklerini, algı yönetimini MHP seçmeni üzerinden yürütmektedir.14 yıldır AKP ve CHP arasında baskılanan seçmen, kendisini bu baskıdan ve bu girdaptan kurtarabilecek bir ışıkgöremediği, bir el uzatılamadığı ve bir yol gösterilemediği içindir ki, kerhende olsa oyunu AKP’ye vermektedir. Seçmenin AKP’ye, özelinde ise Erdoğan’a bakarak başka oy verebileceğimiz kim var? Sorusunun altında yatan toplumsal algı da bu olsa gerek.

Evet, Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir sözü,dışsal etmenler anlamında siyasi manada kendisini MHP’de bulmaktadır.Bakın ülkemizin ve komşusu olduğumuz coğrafyanın içinde bulunduğu durum açısından MHP ve kayyum vasıtasıyla yapılacak olan MHP kongresi çok büyük bir anlam ve değer taşımaktadır. Özellikle ülkemizin içinde bulunduğu bu iktisadi çöküş ve toplumsal kırılma ve yıkımdan kurtuluşunun tek çaresi MHP’dir. 14 yıllık AKP zulmüne yine son verebilecek olan MHP’dir. MHP sosyolojik manada bu tabana ve seçmen kitlesine de sahiptir. Aslında halkla, seçmenle birebir görüştüğünüzde şunu net olarak görüyorsunuz. Seçmenin büyük bir çoğunluğu bir taraftan kerhen de olsa AKP’ye oy verirken diğer taraftan da yüzünü MHP’ye çevirmiş ve MHP’yi sorgulamakta, MHP’den bir ışık,umut veren bir el ve samimiyet beklemektedir.

Bu nedenledir ki, halen MHP yönetiminde bulunanlar, başta Sayın Bahçeli olmak üzere muhalif grup olarak ortaya çıkanlar, büyük bir vebalin altındadır.Bu kongre sürecinde ülkücü hareket ve Türk Milliyetçiliği adına vuku bulabilecek-inşallah olmaz- olumsuz, tatsız ve ülkücü camianın haysiyetini zedeleyebilecek olayların sorumlusu bunlar olacaktır. 



Bu noktada benim önerim her ne kadar hukuki süreç başlamış olsa da,herkesin haddini bilme noktasında; mevcut genel merkez yönetimi, muhalif gruplar ve parti delegeleri ile geçmişte bu siyasal harekete emek vermiş kişiler bir araya gelerek, MHP’yi ve ülkeyi aydınlık günlere taşıyabilecek,Lider ülke Türkiye hedefini gerçekleştirebilecek azim ve kararlılığına sahip, dünyayı ve ülkemizi entelektüel boyutta okuyabilecek, Türk milletinin sorunlarına çözüm üretebilecek bir kadroyu ve bu kadroya başkanlık yapabilecek kişiyi yada kişileri belirleyerek, olağanüstü kongreye böylesine bir uzlaşı içerisinde gidilmesidir.

Önümüzdeki olağanüstü kongre sürecinde, özelinde MHP’yi genelde ise güzel ülkemizi aydınlık günlere taşıyabilecek, Lider Ülke Türkiye hedefini gerçekleştirebilecek uzlaşının formülü; muhalif grupların bildiğini mevcut genel merkez yönetiminin görmesi, görebilmesi ve genel merkez yönetiminingördüğünü, muhalif grupların bilmesidir.
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
ALİ TANYOLU 2 yıl önce

beyefendi̇li̇k,kali̇te ve donanim adina herşey var. böyle si̇yasetçi̇leri̇mi̇zi̇ özledi̇k.

Misafir Avatar
Yılmaz Karahan 2 yıl önce

sayın ulvi batu'ya ve http://www.haberhergun.com'a teşekkürler

Misafir Avatar
şükrü AYDIN 1 yıl önce

ülkücülerin kafasındaki hiç bir soruya mahal bırakmayacak şerh' ler.teşekkürler ulvi abi...

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ABD'den YPG'li teröristlere asayiş...
ABD, Rakka operasyonunu gerçekleştiren PKK'nın Suriye uzantısı YPG'li teröristlere asayiş eğitimi...

Haberi Oku