GÜNDEM:
banner157
Sırrı Süreyya önder: Açılım süreci yeniden başlama yolunda
 Geçen çözüm sürecinde, HDP’nin başta sol ve sosyal demokrat çevreler olmak üzere, geniş kitleleri barışın toplumsal bir talep haline gelmesinde yeterince seferber ve ikna edemediği ve CHP gerçekliğini kıramadığına dikkat çeken Önder, yeniden bir açılım sürecinin başlayacağına ilişkin şunları söyledi:

“Mevcut durum, devlet ve hükümet açısından sürdürülebilir değil. Kürtler açısından da kabul edilebilir değil.”

»Hayatınızın her döneminde siyaset vardı ama 2011’den bu yana aktif siyasetin içindesiniz. Parlamenter siyasete girmek size, mücadelenize ne kattı?

16 yaşımdan beri politik hayatın içerisindeyim. Bunun bir dönemi cezaevi, sonrası sanattan ve günlük siyasetten biraz uzak bir geçim endişesi dönemi, sonrasında da sinema ve yazarlık... Yani siyaset, hayatımın hep büyük parçası oldu fakat Parlamenter siyasetin bana kazandırdığı en önemli şey, Kürt halkıyla, Kürt siyasal mücadelesiyle daha yakından tanışmış olmaktı. Bu, hayatımın beni en çok geliştiren ve en onurlu dönemi oldu.

»Neden?

Çünkü Kürt halkı büyük acıların ve kavgaların içinden geçerek, sistemin dışında kendini var etmek için yan yana durarak, bugünkü dünyada pek az halka nasip olan bir erdemlilik yaratmış. Bu Özellikle Kürt yoksullarının itiraz bilinci, yaşamı paylaşma ve örgütleme biçimleri, gelecek umutları bana büyük bir inanç, yeni bir motivasyon aşıladı. En büyük zenginliğimdir, Kürt Halkına borçluyum.

»Peki hiç hayal kırıklığınız var mı?

Var tabii ki: Yitip giden canlara engel olamamak. İmralı heyetinde yer almam hasebiyle, barış için önemli bir inisiyatif üstlenmiştik. Öyle ki barışa elimizi uzatsak dokunacak kadar yakın olmuştuk ama bunu başaramadık. Çatışmasız bir dönem yakalamışken, bunu iyi kötü iki buçuk yıl gibi bir zamana yayabilmişken, muhafaza edememiş olmak, başta kendimi sorumlu tutarak en büyük üzüntümdür.

»Geçmişte kalmış gibi konuşuyorsunuz.

Evet, aktif siyasette son dönemim. Siyaseti sinemayla devam ettireceğim. Bitirdiğim üç senaryom var. Politik film alanında bu birikimle önemli üretimler yapabilmeyi ümit ediyorum.

»Az önce barış sürecinin sonuçlanmamış olması konusunda kendinizi sorumlu tuttuğunuzu ifade ettiniz. Kendinizi sorumlu tutarken, nasıl bir özeleştiri yapıyorsunuz?

Muhataplarımız olan devlet ve iktidar zaten sınıfsal ve siyasal niteliği belli yapılar, onlardan fazlaca bir şefaat beklememek gerekiyordu. Zira herkes kendi konumunun gereğini yerine getiriyor. Ama biz, HDP olarak, bütün bu güçlükleri aşabilecek yaratıcılıklar sergileyebilirdik.

»Bunu biraz somutlaştırır mısınız?

Onu keşfedebilmiş olsaydık uygulardık. Ama başta sol ve sosyal demokrat çevreler olmak üzere, geniş kitleleri barışın toplumsal bir talep haline gelmesinde yeterince seferber ve ikna edememek şeklinde somutlaştırabilirim.

»Neden? Onlar bu iktidarla bu işin yürüyeceğine en baştan inanmadıkları için mi?

Bu dediğiniz de bir faktördür kuşkusuz. Ama Türkiye’de sol ve sosyal demokrat kesimde mahcup bir milliyetçilik olduğunu gördüm. Sınıfsal kavramlarla düşünme, sistemin oluşturduğu yüzlerce yıllık Kürt kavramı ile karşılaştığında birdenbire sistem gibi ya da sisteme yakın ya da sistemin diliyle düşünmeye evriliyor. İşte bu noktada biz üstesinden gelebilir miydik 100 yıllık bir algının? Denenebilirdi. Bu yönde çalışmamız gerekiyordu. Kıramadığımız birinci olgu bu oldu... İkinci olgu da, CHP gerçekliği. CHP Türkiye’de solu öğüten bir değirmen işlevi görüyor. Bir toplumsal dinamik ve bir enerji açığa çıktığında CHP’li yöneticilerin niyetlerinden bağımsız olarak, CHP çarklarında hep öğütülmüş. Bunu kıramadık.

»Referandum sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz? Genel ve bölgeye ilişkin değerlendirmediniz nedir?

Evet kazanamadı hayır kaybetmedi… Bunu bir skor olarak görme anlayışı çok yanlış. Anayasalar toplumsal sözleşmelerdir ve toplumsal huzur, uyum, barış getirmesi murat edilir. Birilerinin diğerlerine dikte edeceği bir şey değildir. Dolayısıyla yüzde 50- 50 kazanmış ya da kaybetmiş bu ölçü olarak ancak şu kefede değerlendirilebilir: daha farklı bir toplumsal mutabakat arayışına ihtiyaç var. Herkes bu “mutabakat arayışı”na dahil olmak durumunda. Bölgeden çıkan oylar sistemin yürüttüğü bütün propagandaları boşa çıkaran netlikte ve dirayette bir hayırdı. Ayrıca oy oranının düşüğü yerlere baktığımızda, buralar katılımın da neredeyse artış oranında düştüğü yerler olduğunu görüyoruz. “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz!” gibi apolitik bir yaklaşımla faşizme giden yola taş döşeyenler şunu düşünüyorlar bugün: Demirtaş, Yüksekdağ ve diğer tutuklu HDP’liler dışarıda olsalardı bu referandumda, ezici bir hayır, gasp edilemeyecek bir oranda olurdu. Muhalefette AKP’li seçmenin tercihini değiştirebilen tek siyasal yapı biziz.

Geçen çözüm sürecinde, HDP’nin başta sol ve sosyal demokrat çevreler olmak üzere, geniş kitleleri barışın toplumsal bir talep haline gelmesinde yeterince seferber ve ikna edemediği ve CHP gerçekliğini kıramadığına dikkat çeken Önder, yeniden bir açılım sürecinin başlayacağına ilişkin şunları söyledi:

“Mevcut durum, devlet ve hükümet açısından sürdürülebilir değil. Kürtler açısından da kabul edilebilir değil.”

»Hayatınızın her döneminde siyaset vardı ama 2011’den bu yana aktif siyasetin içindesiniz. Parlamenter siyasete girmek size, mücadelenize ne kattı?

16 yaşımdan beri politik hayatın içerisindeyim. Bunun bir dönemi cezaevi, sonrası sanattan ve günlük siyasetten biraz uzak bir geçim endişesi dönemi, sonrasında da sinema ve yazarlık... Yani siyaset, hayatımın hep büyük parçası oldu fakat Parlamenter siyasetin bana kazandırdığı en önemli şey, Kürt halkıyla, Kürt siyasal mücadelesiyle daha yakından tanışmış olmaktı. Bu, hayatımın beni en çok geliştiren ve en onurlu dönemi oldu.

»Neden?

Çünkü Kürt halkı büyük acıların ve kavgaların içinden geçerek, sistemin dışında kendini var etmek için yan yana durarak, bugünkü dünyada pek az halka nasip olan bir erdemlilik yaratmış. Bu Özellikle Kürt yoksullarının itiraz bilinci, yaşamı paylaşma ve örgütleme biçimleri, gelecek umutları bana büyük bir inanç, yeni bir motivasyon aşıladı. En büyük zenginliğimdir, Kürt Halkına borçluyum.

»Peki hiç hayal kırıklığınız var mı?

Var tabii ki: Yitip giden canlara engel olamamak. İmralı heyetinde yer almam hasebiyle, barış için önemli bir inisiyatif üstlenmiştik. Öyle ki barışa elimizi uzatsak dokunacak kadar yakın olmuştuk ama bunu başaramadık. Çatışmasız bir dönem yakalamışken, bunu iyi kötü iki buçuk yıl gibi bir zamana yayabilmişken, muhafaza edememiş olmak, başta kendimi sorumlu tutarak en büyük üzüntümdür.

»Geçmişte kalmış gibi konuşuyorsunuz.

Evet, aktif siyasette son dönemim. Siyaseti sinemayla devam ettireceğim. Bitirdiğim üç senaryom var. Politik film alanında bu birikimle önemli üretimler yapabilmeyi ümit ediyorum.

»Az önce barış sürecinin sonuçlanmamış olması konusunda kendinizi sorumlu tuttuğunuzu ifade ettiniz. Kendinizi sorumlu tutarken, nasıl bir özeleştiri yapıyorsunuz?

Muhataplarımız olan devlet ve iktidar zaten sınıfsal ve siyasal niteliği belli yapılar, onlardan fazlaca bir şefaat beklememek gerekiyordu. Zira herkes kendi konumunun gereğini yerine getiriyor. Ama biz, HDP olarak, bütün bu güçlükleri aşabilecek yaratıcılıklar sergileyebilirdik.

»Bunu biraz somutlaştırır mısınız?

Onu keşfedebilmiş olsaydık uygulardık. Ama başta sol ve sosyal demokrat çevreler olmak üzere, geniş kitleleri barışın toplumsal bir talep haline gelmesinde yeterince seferber ve ikna edememek şeklinde somutlaştırabilirim.

»Neden? Onlar bu iktidarla bu işin yürüyeceğine en baştan inanmadıkları için mi?

Bu dediğiniz de bir faktördür kuşkusuz. Ama Türkiye’de sol ve sosyal demokrat kesimde mahcup bir milliyetçilik olduğunu gördüm. Sınıfsal kavramlarla düşünme, sistemin oluşturduğu yüzlerce yıllık Kürt kavramı ile karşılaştığında birdenbire sistem gibi ya da sisteme yakın ya da sistemin diliyle düşünmeye evriliyor. İşte bu noktada biz üstesinden gelebilir miydik 100 yıllık bir algının? Denenebilirdi. Bu yönde çalışmamız gerekiyordu. Kıramadığımız birinci olgu bu oldu... İkinci olgu da, CHP gerçekliği. CHP Türkiye’de solu öğüten bir değirmen işlevi görüyor. Bir toplumsal dinamik ve bir enerji açığa çıktığında CHP’li yöneticilerin niyetlerinden bağımsız olarak, CHP çarklarında hep öğütülmüş. Bunu kıramadık.

»Referandum sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz? Genel ve bölgeye ilişkin değerlendirmediniz nedir?

Evet kazanamadı hayır kaybetmedi… Bunu bir skor olarak görme anlayışı çok yanlış. Anayasalar toplumsal sözleşmelerdir ve toplumsal huzur, uyum, barış getirmesi murat edilir. Birilerinin diğerlerine dikte edeceği bir şey değildir. Dolayısıyla yüzde 50- 50 kazanmış ya da kaybetmiş bu ölçü olarak ancak şu kefede değerlendirilebilir: daha farklı bir toplumsal mutabakat arayışına ihtiyaç var. Herkes bu “mutabakat arayışı”na dahil olmak durumunda. Bölgeden çıkan oylar sistemin yürüttüğü bütün propagandaları boşa çıkaran netlikte ve dirayette bir hayırdı. Ayrıca oy oranının düşüğü yerlere baktığımızda, buralar katılımın da neredeyse artış oranında düştüğü yerler olduğunu görüyoruz. “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz!” gibi apolitik bir yaklaşımla faşizme giden yola taş döşeyenler şunu düşünüyorlar bugün: Demirtaş, Yüksekdağ ve diğer tutuklu HDP’liler dışarıda olsalardı bu referandumda, ezici bir hayır, gasp edilemeyecek bir oranda olurdu. Muhalefette AKP’li seçmenin tercihini değiştirebilen tek siyasal yapı biziz.

»Sözünü ettiğiniz yaklaşım AKP’nin her alandaki politikası değil mi zaten? Uyuşturucu sorununun çözümünü, gençlerin üstüne dini boca etmekte arayan, işsizliğin çözümünü “herkes bir işçi alsa memlekette işsizlik diye bir şey kalmaz” bakışında ele alan bir anlayış değil mi bu?

Zaten o yüzden şaşaladıkları ve bocaladıkları en temel alan bu alan oldu, çünkü Kürt halkı yediden yetmişe son derece politikleşmiş ve hiçbir hiyerarşik nizam içermeyen bir örgütlülük içerisinde. Bu Rojava örneğinde de gözüküyor. Türkiye’nin hiçbir şekilde nizam kurabilme kabiliyet ve becerisinden bahsedebilmek mümkün değil. Ama Kürtler’in Rojava pratiğine baktığımızda bölgedeki tek nizam kurabilme yeteneği ve iradesi Kürtler’de var.

***

Demokratik Türkiye şart

»Peki, OHAL’in devam ettiği, medya üzerindeki baskının bu boyutlara tırmandığı, eşbaşkanların ve yöneticilerin cezaevinde olduğu bir ortamda açılım süreci inandırıcı olur mu?

Kürt meselesinde barışı ve çözümü hedeflemek Türkiye’de demokratikleşmeyi hedeflemekten geçer. Yani sürecin barışla taçlanabilmesi için demokratikleşme olmazsa olmazdır. Siz demokratik alanın bu kadar daraldığı bir yerde Kürtler’e bağımsızlık bile verseniz bu mesele çözülemez. O nedenle demokrasi başattır. Dolmabahçe mutabakatı bir demokratikleşme manifesto suydu, bir Kürt manifestosu değildi. Eşbaşkanlar ve siyasetçilerimizin içeride olması bizim kadar, bu ülkede “ortak gelecek, ortak vatan” düşleyen herkesin sorunu olmak duru


Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Can Dündar, İslam'a hakaret etti
Hakkında yürütülen soruşturmalar nedeniyle Türkiye'den kaçarak Avrupa'ya sığınan Can Dündar,...

Haberi Oku