Önce 40 lı yılların gerçekleri neydi onu göreceğiz. Aşağıdaki satırlar uzun bir yazıdır ancak daha kısa olmazdı.

3 Mayıs 1944 meşhur adıyla Türkçülük Turancılık olayı üzerine birçok şey yazıldı. Ben olayın hikâye kısmında bazı detaylara gireceğim.

Benzetmek icap ederse yakın yıllardaki Ergenekoncular gibi, 3 Mayıs 1944’te bir şekilde bir biri ile irtibatlandırılıp temizlenmesine karar verilen Türkçü ve Turancılar 47 kişidir. Bu 47 kişilik aydın listesi Hasan Ali Yücel başkanlığında kurulan bir komisyon tarafından tespit edilip Dahiliye Vekili Hilmi Uran imzası ile İstanbul Örfi İdare Komutanlığına ulaştırılan bir listedir. Aradan yıllar geçse de aydınları listeleme alışkanlığımızın değişmediğini buradan rahatlıkla görebiliriz. Kendilerince Irkçılık Turancılık adı verilen dosyanın başlangıç kısmına bu 47 aydın yerleştirilmiş daha sonra bunlardan 23’ü sıkıyönetim mahkemelerince tutuklanmıştır.

Raporda ismi geçen 47 aydın; Cafer Seydahmet Kırımer, Muharrem Fevzi Togay, Ali Genceli, Zeki Velidi Togan, Azeri Mehmet Altunbay, Abdülkadir İnan, Sa’nan Azer, Akdes Nimet Kurat, Nebil Buharalı, Kadircan Kaflı, Ahmet Caferoğlu, R.Oğuz Arık, Hüseyin Namık Orkun, Samet Ağaoğlu, M.Halit Bayrı, Bedriye Atsız, Z.Fahri Fındıkoğlu, H.Hüsnü Erkilet, Hasan Ferit Cansever, Müftüoğlu Mustafa Tatlısu, İzzettin Şadan, Nihal Atsız, Sofuoğlu M.Zeki Özgür, Uluğ Turanlıoğlu, A.Haydar Yeşilyurt, İ.Hakkı Yılanlıoğlu, M.Hakkı Akansel, Tevetoğlu Gülcan, M.Şakir Ülkütaşır, Tahir Akın Karaoğuz, Tesbihçioğlu, Mükremin Halil Yınanç, Nurullah Barıman, Tevetoğlu Dr.Fethi, Yusuf Kadıgil, Orhan Şaik Gökyay, Peyami Safa, Hamza Sadi Özbek, H.Avni Göktürk, Necdet Sancar, Osman Turan, Elmas Yıldırım, C.Oğuz Öcal, İsmet Rasin Tümtürk, Tevetoğlu Ali Dursun Tibet, Nihat Sami Banarlı..

Bugünkü nesiller çok fazla tanımasalar da bu aydınlar orta yaşlıların yakından tanıdığı dünya çapında tarihçi, dilci, edebiyatçı, asker, kütüphaneci, siyasetçi, öğretmen ve yazarlardır. Bu aydınlar 1990 yıllarına kadarki nesilleri bir vesile ile etkilemeye devam etmişlerdir. Ortak yanları anti-komünist ve milliyetçi olmalarıdır. Bu aydınların yaşadıkları dönemde komünizm tehlikesi olmasa ve her şey güllük gülistanlık olsa yine birlikte mütalaa edilirler miydi, orası meçhul. Fakat yarısından fazlasının sonraki yıllarda da Türkçü ve Turancı oldukları, mücadelelerine en azından kendi mesleki sahalarında devam ettikleri muhakkak. Şimdi hepsi merhumdur.

Bu aydın hareketinin Türk siyasi hayatında iki büyük tezahürü olmuş, iki ana damar ortaya çıkmıştır. Birincisi Demokrat partidir. Bu yanı ile klasik sağdaki aydınlar Demokrat Parti çatısı altında yer almışlardır. İkincisi Mareşal Fevzi Çakmak damarından yürüyen Türkçüler ve Milliyetçiler ki bu da önce Cumhuriyetçi Millet Partisi sonra Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve sonunda bugünkü Milliyetçi Hareket Partisidir.

Bu aydınların arasında diğerlerinden farklı siyasi gayeleri olan Alparslan Türkeş daha sonraki yıllarda bir yıldız gibi Türk Siyasi hayatında parlayacaktır. Çünkü o bir asker olmasına rağmen ülkeye ancak siyaset yolu ile hizmet edilebileceğini görüyordu, bunun için gençlik yıllarından itibaren hazırlıklıydı. Bu hazırlıkları da daha sonraki yazıda anlatacağım.

Merhum Türkeş bize Kızılay Konur Sokaktaki MHP Genel Merkezi salonunda verdiği seminerlerde 1944 olayını birkaç kere anlatmıştı. Sonradan bu anlatımlar 1944 Milliyetçilik Olayı adı altında kitaplaştırılmıştır. Olay ikinci dünya harbi zamanında olduğu için o günkü şartları da oldukça iyi tahlil eder ve olayın ortaya çıkış sebeplerinin sadece anti-komünistlikle izah edilemeyeceğini söylerdi: “Almalar Yunanistan’ı işgal etmiş ve Trakya’ya dayanmış, biz de sınırlarda müdafaa tedbirleri almakla meşgulüz. Ama ordumuz Almanlar karşısında o kadar donanımsız ki, mesela sınıra nakliye ve ikmal, öküz ve mandalarla, eşek birlikleri, katır birlikleri ile yapılıyor. Almanlar görmesin diye bu işler gece yapılıyor ve katırların ayaklarına ses çıkarmasın diye keçe çaktırıyoruz. Erkek eşekler anırmasın diye mekkâre çavuşları tarafından kıçları zeytinyağı ile yağlanıyor. Oysa karşımızdaki Alman Ordusunda zırhlı araçlar var, Panzerler var, mobil obüs bataryaları var, makineli tüfek taburları, tank taburları var. Bunun karşısında bizim ordumuzun durumu da içler acısı. Askerler hazırlıksızlıktan tedirgin. Üstüne üslük subaylar aldıkları maaşlarla geçinemiyor ve maişet derdinde”.

Halkın durumu askerden de beter. Ekmek karne ile şeker, yağ, sabun vesika ile dağıtılıyor. O da her yerde değil. Memleketin ücra yerlerindeki vatandaşın ne durumda olduğundan hükümetin haberi yok. Buğday tarlaları verimsiz üstelik çekirge salgını var. Halk zeytin çekirdeklerini öğütüp ondan ekmek yapıyor. Süpürge tohumlarını öğütüp ekmek yapılıyor. Kaput bezi yok.

“Ordu iyi beslenemiyordu. Teçhizat eksikliği hat safhaya ulaşmıştı. Almanların modern ordularının yanında ülke askeri teşkilatı, vasıta olarak at, katır, öküz arabaları ile ikmal işlerini yürütüyordu. Halk perişandı”.
“Ankara’daki apartmanların bodrum katları halk arasında; ‘’Kurmay Subay katı ‘’ olarak isimlendirilmişti. Asker ve subaylar geçim sıkıntısı içindeydiler. İstiklal Savaşını yapmış olduklarını iddia eden birçok yüksek rütbeli general, devletin idaresinde sivil olarak yüksek vazifeler almışlardı. Fakat başta İnönü olmak üzere bunların hiç biri çocuklarını askeri mekteplere vererek subay yapmamışlardı. Çünkü bunlara göre subaylık: meşakkatli ve aşağı bir işti. Bu görüş onlardan diğer yüksek rütbeli kumandanlara ve devlet memurlarına dalga, dalga yayılmıştı”.

“Askeri okul öğrencisi bulunduğumuz sıralarda ve daha sonra genç subay iken yüzümüze karşı birçok toplantılarda kumandanlar samimi konuşmalar sırasında; kendilerinin askerlikten çok çektiklerini, subaylığın bir istikbal vaat etmediğini, bunun için oğullarını asla asker yapmayacaklarını sık, sık tekrarlarlardı”.

Memleket bu durumda iken bir de Komünizm istilası belası ile karşı karşıya idik. Çünkü Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı bu dönemde eğitim müesseseleri, Sovyet yanlısı kadrolar tarafından istila edilmiş, Sovyet propagandası yapan dergi ve gazeteler, kitaplar Milli Eğitim Bakanının teşvik ve parasal desteği ile kütüphaneleri doldurmuş, Fakültelerdeki eğitim öğretim kadroları bu sapık zihniyetli kişiler tarafından paylaşılmıştı. Faşist Alman ordularının Sovyetler tarafından Moskova önlerinde yenilmesi ile Türkiye içindeki Sovyet taraftarları şımarmış, komünist olmayan milliyetçi ve vatansever insanları saf dışı etmek, onlara hayat hakkı tanımamak gibi bir uğraştalar. Mareşal Fevzi Çakmak ile birlikte birçok vatansever yüksek rütbeli subay yaş hadlerine bakılmaksızın emekli edilmişlerdi. Revizyon planı devreye girmişti.

Toplum bir kıvılcım bekliyor. İşte tam da böyle bir ortamda 3 Mayıs 1944 hadiseleri patlak verir.

Hadisenin görünen yanı büyük Türkçü H.Nihal Atsız’ın o zamanın Başbakanı Şükrü Saracoğlu’na yazdığı ve Orhun dergisinde yayınladığı iki açık mektuptur. Bunlardan birincisi 20 Şubat 1944 tarihli Orhun dergisinin 15. sayısında, ikincisi de Orhun Dergisi’nin 16. Sayısında yayınlanan 21 Mart 1944 tarihli mektuptur.

Bu mektupların asıl dayanağı ise; 1942 yılında Şükrü Saracoğlu’nun hükümet programını meclise sunarken söylediği çok can alıcı cümlelerdir. Başvekil Şükrü Saracoğlu hükümet programını sunduğu meclis oturumunda sarf ettiği o cümlelerde ; “ Biz Türküz ve Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar da bir vicdan ve kültür meselesidir” diyordu.

Öyle diyordu ama aynı Başvekilin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve daha başkaları bu cümlelerdeki söylenenlerin tam aksini yaparak, devlet kadrolarının Sovyet taraftarı sol, sosyalist, komünist düşünceli insanlarla dolduruyor, onlara devlet hazinesinden yaptığı teşviklerle kitaplar yazdırıyor, tercümeler yaptırıyor, onların çıkardıkları dergi ve süreli yayınlara abone oluyor, kütüphaneleri, okul dolaplarını bu yayınlarla dolduruyordu.

İşte Atsız’ın bu açık mektuplarında bu çelişkiyi ortaya koyarak, söylenen ile yapılan arasındaki tezata dikkat çekiyordu. “Türkçüyseniz bu Sovyet tipi kadrolaşma neyin nesi, değilseniz neden Türkçüyüz diyorsunuz?” diyor, devlet kadrolarında yer verilen sosyalistleri tek tek ortaya dökerek , yapılan zararlı yayınları göstererek, hatta Atatürk ve İsmet İnönü aleyhindeki şiir şarkı, nutuk ve yayınları da ortaya dökerek hükümetten hesap soruyordu..

Bunun üzerine Atsız, itham edilenlerden Sabahattin Ali tarafından mahkemeye verdirildi ve sorgulandı. Mahkeme Ankara üçüncü Asliye Ceza mahkemesinde 24 Nisan 1944 günü görülecekti. Atsız’ın Ankara’ya gelişinde Üniversite Gençliği ona sahip çıkarak yanında yer aldı. Bu sahiplenme hükümet çevrelerinde büyük bir paniğe sebep oldu. Mahkemenin ertesi günü gençler Atsız’ı da yanlarına alarak Gençlik Parkında olayın değerlendirilmesini yaptılar. Onların bu toplantısını haber alan komünist Sabahattin Ali, yanlarına gelip hakarete yeltendi. Onun hakaretine karşı üniversite gençlerinden Serdengeçti, Sabahattin Ali yumrukladı ve gözlüğünü kırdı. Serdengeçti derhal tutuklanıp suçüstü mahkemesine çıkartıldı. Serdengeçti ve Sabahattin Ali karşılıklı kavga yaptıkları gerekçesiyle on ikişer buçuk lira para cezasına, Serdengeçti ayrıca Sabahattin Ali’yi dövmekten 3 gün hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemenin ertelendiği 3 Mayıs’ta Ankara’daki Üniversite gençliği mahkeme etrafını çevirip salonlarını işgal ederek Atsız’a sahip çıktı. Mahkeme 9 Mayıs’a ertelendi. Bunu bahane eden İnönü hükümeti sıkıyönetim mahkemelerinde Atsız ve kıyam halindeki Üniversite gençleri tutuklandılar. İstanbul’a Sıkıyönetim mahkemesine sevk edildiler. Sıkıyönetim mahkemesi savcısı Kazım Alöç, duruşmalar başlayıncaya kadar, tutukluları tabutluk denilen işkence hücrelerine hapsetti. Dikine bir tabuta benzeyen bu hücrelere tabutluk denirdi. Bir kişinin zor sığdığı bu hücrelerde oturmak ve yatmak mümkün olmadığından tutuklular kısa sürede bitkin vaziyete düşerdi. Ayrıca ellerinden yukarı asılarak, saatlerce öyle kalmak da zaten ayrı bir işkence türü idi. Tabutluklarda pencere yoktu.Tepeden yakılmış 150 w lambalar da içerinin havasını hamam gibi yapıyor nefes alınmıyordu.

Bu hadiseler olurken; Erdek’te Piyade Üsteğmeni olarak görev yapmakta iken Atsız ile irtibatı tespit edilip evinde arama yapıldıktan sonra Alparslan Türkeş de tutuklanıp hücreye atıldı.

Merhum Türkeş o hadiseleri anlattığı seminerlerde; “Bu hadisede en çok şahsi üzüntümü sebep olan şey evdeki kütüphanemde 3000 civarında kitabın toplanıp götürülmesi ve bir daha geri verilmemesidir” derdi. Çünkü Türkeş çok okuyan ve okuduklarından kıymetli dersler çıkaran üstün bir stratejist idi.

Türkeş anlatıyor:

“İnönü ve onun hükümeti bizim başımıza hapishanede gardiyanlık görevi ile askerler dikmişlerdi. Ama o vatan evlatlarının hiçbirini vicdansız adam derecesine düşürememişti”. O askerler karavanalarından artırdıkları yemekleri gizlice getirip tabutluklarda işkence gören tutuklu Türkçülerle paylaştılar.

Türkeş; “O askerler ne iyi insanlardı Allahım.. Hele içlerinden bir onbaşı vardı ki, adı ve künyesi hala hatırımdadır. Giresun’un Alucra İlçesinin Çakmanoz Köyünden İsmail Taşkın..”

Günler sonra artık vücudu bu kadar işkence ve eziyete dayanamayınca bitkin düşüp ateşi yükselir ve revire sevk edilir. Birkaç gün sonra bir doktor gelip bakar hiçbir şey söylemeden gider. Dışarı çıkınca bir reçete yazar fakat yazdığı ilaçlardan da bir fayda görülmez. Askerlerin ısrarı üzerine aynı doktor , “ Sizi bir hastaneye göndermek lazım” diyerek sevk çıkartır. Amma ne sevk..

Sevk evrakı bir sarı zarf içindedir ve üstünde “SİYASİ SUÇLUDUR, TÜRKÇÜ VE TURANCIDIR, ÇOK TEHLİKELİDİR BAŞKASI İLE TEMAS VE KONUŞMASI YASAKTIR” diye yazar. Tabii ki vardığı hastanede önce bu nota bakarlar ve bunu biz bu hastanede yatırmayız, Çengelköy’deki Mahkûmlar Hastanesine götürün diye reddederler. Alparslan Türkeş bunun üzerine dayanamaz ve inzibat yüzbaşıya çıkışır: “Yüzbaşı ben Mahkûm değilim, Üniformam üstümde ve rütbem omuzlarımdadır. Üzerimde taşıdığım asker üniformasıdır, Mahkumlar hapishanesine gitmeyi reddediyorum beni hastaneye yatırın” diye ısrar eder..

Yüzbaşı , “Üsteğmenim siz biraz dışarıda bekleyin ben durumu Hastane Başhekimine arz edeyim” diye çıkar. Birkaç dakika sonra “Geliniz Üsteğmenim” diye Hastane Başhekiminin odasına alınır ve Tabip Tuğgeneral Fikri Altan onu ayakta karşılar. Gayet saygılı ve erkek bir sesle “ Oğlum, Türkçülük Turancılık bir suç değildir. Onun için sakın üzülme.. Yarın bu suçlama size şan şeref kazandırmış olacaktır. Biz hepimiz Türkçü, hepimiz Turancıyız. Bu bir siyasi oyundur, aldırmayın, sizi burada alıkoyup tedavi ettireceğim her ne ihtiyacınız olursa bana bildiriniz” der.

Türkeş, “ Ben bu sözleri duyunca yeniden dünyaya gelmiş gibi oldum” der.

Onu hastaneye götüren inzibat Yüzbaşısı yeniden kapıda belirerek; “efendim biz bu suçluyu burada yatıramayız, muhafaza edemeyiz” deyince; tabip Tuğgeneral Fikri Altan gürleyerek, “ bu makam vazifeleri hakkında sizden malumat alacak bir makam değildir, siz size bu makamdan verilecek emirleri uygulamayı öğrenin” diye tersler. Devamla; “ arkadaşınız suçlu ve mahkûm değildir, şerefli ve milliyetçi bir Türk Subayıdır. Hastanemizde yatacak ve tedavi edilecektir”.

Merhum Türkeş’in anlattığı katır birlikleri, öküz birlikleri, eşek birlikleri olayını Edirne’de okurken tesadüfen bir emekli askerden ben de dinlemiştim. Yağmurlu bir Pazar günü yatılı okuldan izinli ayrılan çocuklar şiddetli yağmurdan, Ayşekadın Camii’nin avlusuna sığındık. Orada beklerken yanımıza yaşlı bir amca geldi. Aksakallı bir yaşlı idi. O da bizim gibi yağmurdan kaçmıştı fakat aynı zamada bu camide namaz kılacaktı. Yağmur uzadıkça amca ile sohbete daldık. Anadolu’daki büyük camilerde ve Trakya’da sıra ile bütün camilerde namaz kılmak için yola çıkmış bir adamdı. Hacı imiş. Askerliğimi İpsala’da sınır taburlarında yaptım diyordu. Taburda mekkâre çavuşu imiş. Mekkâre çavuşunun ne yaptığını ise şu komik hikâye ile anlatmıştı.

“Trakya sınırındaki mevzilere eşeklerle malzeme taşıyorduk. Bu iş sessizce ve gece yapılıyordu. Ben de 8-10 eşeği idare ederdim. 8-10 eşeğe bir mekkâre mangası denirmiş. Erkek eşekler kancığını görünce anırır. Böyle bir anırma sesi ise karşıdaki Alman birlikleri tarafından duyulursa hazırlığımız öğrenilirdi. Komutanlarımız bunun öğrenilmesini istemiyordu. Buna bir tedbir olarak, erkek eşeklerin kıçının yağlanması gerekirmiş. Elimizde bir parça keçeyi zeytinyağı tenekesine batırıp eşeğin kıçına sürdük mü eşek anıramazdı. Çünkü eşekler anırmak için kıçını sıkarmış. Yağlanınca kıçını sıkamıyor onun için de sesi çıkmıyormuş. Bu acı hikâye işte ikinci dünya harbi sırasındaki Trakya sınır birliklerinin acı gerçeği idi. Bu gerçeği daha sonraki yıllarda Ankara’da merhum Alparslan Türkeş’ten de dinlemiştik.

İşte şimdiki gençlerin çok zor anlayacağı 1940 ların gerçekleri böyle idi.

Devam Edecek
Selamlar

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
Vural Davutluoğlu 1 yıl önce

ellerinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş devamını merakla bekliyorum.

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.